Makaleler

D Vitamini Replasman Tedavisi; Hatalar ve önleme yolları: Erişkinler, Gebeler ve Bebekler

Prof. Dr. Semih Aydıntuğ

Aralık  2018

Sayın  okuyucularım,  on yıldır  rutin olarak  bütün hastalarıma  D vitamini vermekteyim.  D vitamininin  önemi  Türkiyede   son 2-3 yılda  daha fazla  fark  edildi  ve hekimler tarafından  replasman tedavisi olarak çok  sık verilmeye başlandı.  Artık  birçok sağlık  çalışanı günde  20 dakika güneşlenmekle vucudumuza  yeterince  D vitamini  alamayacağımızı biliyor.

Halkımızın bir bölümü   de  aydınlanmaya  başladı  ve  az  D  vitamini  almanın  bir  sorun  olduğunu  bilenlerin sayısı giderek  artıyor.

D vitamini  güneş ve beslenmeye  ek  olarak  bir  “ Supplement ” ( Türkçe : Gıda takviyesi )  şeklinde dışardan verilmelidir. Çünkü Dünyanın  birçok ülkesinde  olduğu  gibi Türkiyede yaşayan  bebek,  çocuk, erişkin  insanların  D  vitamini  düzeyi  oralama  olarak  çok  düşüktür.

Çok  düşük  D  vitamini düzeylerinin  olumsuz  sonuçları  çok  çeşitli ve  fazladır.  Ancak  bu yazının  konusu  değildir.

Günlük  pratiğimde  diğer sağlık çalışanlarının  D vitamini replasmanı yaparken bazı hatalar yaptığını  ne yazık ki görüyorum.  Bu  hataların  bazıları  az  zararlı    ( Yetersiz replasman gibi )  bazıları ise ciddi ( Toksik düzeylere  çıkmak ).

Bu  yazımda  uygulama hataları üzerinde  durmak  istedim. Daha  önce de  böyle bir yazı yazdım  ama  D vitamini artık çok yaygın kullanılıyor.  Son  zamanlarda Eczacılar da birden D vitamini  replasmanının  bir  parçası  oldular. Hastalara  çok çeşitli,  pahalı  spreyler  damlalar  öneriyorlar.   Bu arada sağlık bakanlığından  ruhsat almış,  uzun zamandır  kullandığımız  ve çok ucuz  olan ilaçlar birden tu – kaka oldu.  İçinde ne olduğunu kimsenin bilmediği  40 liralık spreyler  kral oldu.

Bu yazımda  ayrıca  daha önemli bir konu üzerinde durmak istedim : Ülkemizde  geç de olsa D vitaminin hayati önemi  anlaşılıp hekimler tarafından  daha fazla reçete  edilmeye başlanınca   Endüstri bunu hemen  fark etti ve  eskiden 1-2 olan  preparat  sayısı  6 – 12 ay  içinde birden  10 – 15 i geçti.

Bugün asıl bu konu üzerinde durmak  istiyorum. Preparat  sayısı bu kadar  çoğalınca,  biz hekimler tanımadığımız, aslında hiç kimsenin tanımadığı ilaç sınıfına sokulmamış  olan bu  ilaçları kullanmaya  başladık. Hatta olay biz  hekimleri çok  aştı ve  Internette yazı yazabilen herkes, eczacılar, bitkilerle  fısıldaşabilen  hocalarımız  bu ilaç sınıfına  sokulmayan ama bal  gibi  ilaç olan  bu  kimyasal maddeleri övmeye,  kullanım için özendirmeye başladılar. Bu  “ilaç olmayan”  ilaçların,  ilaç  sınıfına giren ilaçlardan çok  daha pahalı olması tesadüf değildir. Bu konuya  yazımın  ikinci bölümünde  daha  geniş  değinmek istiyorum.

 

D vitamini replasmanında sık  yapılan  hatalar :

Bu konu çok önemli. Çünkü replasman gerektiren insan / hasta  sayısı çok  fazla.   Nerdeyse  bütün Türkiye.   Kuzey  Kıbrıs, Azerbeycan, Kuzey  Iraktan gelen hastaların da  D vitamini  düzeyleri  çok  düşük.  Dediğim gibi daha  önce  bu konu ile  ilgili bir yazıyı  kaleme almıştım.   Fakat  zaman içinde daha değişik hatalar yapıldığını fark ettim. Bu nedenle  “Yapılan hataları ”  bu  yazımda  genişleterek tekrar  yazıyorum.

T.C  Sağlık  Bakanlığı da replasman  hatalarını fark  etti ve D vitamini verilmesini, yazılmasını “ Reçeteye “ bağladı.

Yalnız  Tarım bakanlığı  aracılığı ile ithalatına izin verilen onlarca hatta yüzlerce  ilacın üzerinde    “ İLAÇ  DEĞİLDİR ”   yazdığı için bunları her eczaneden herkez  istediği  gibi alıp kullanabilir.  Eczacılarımız  bu konuda  halkımıza  çok  yardımcı olmaktadır.  Ülkemizde  bu şekilde yapılan   yardımın  sorumluluğu yoktur. Satışın da kontrolu  yoktur.

İlaç  değildir ibaresi  tüketicileri  rahatlatıyor, gevşetiyor.  Öyle  ya  birçok  kişi ilaçaları  zehir olarak  görüyor  oysa  başına  “Organik”,  “ Bitkisel ” ,         “ Katkı  maddesi içermez ” diye  yazarsanız  sorun  yok  demektir. Volkswagen  firması  gibi, bizim   Diesel motorları  havayı  kirletmiyor  diye lanse ettiler, şimdi kirlettiği anlaşıldı. Birçok  ülkede mahkemelerde  sürünüyorlar.

Şu anda   “ilaç olmadığı iddia edilen”   D vitaminlerinin kullanımı, İlaç  olan  D vitaminlerinin kullanımını aşmış durumda. Ama  uygulama  hataları birbirine  benziyor  hatta  aynı.  Fark,  ilaç olmayan D vitaminleri çok daha pahalı. Ayrıca  ilaç  olmadığı iddia  edilen  D vitaminlerinin  katkı maddesi olmadan raf  ömürlerinin nasıl bu kadar  uzun olduğunu  tartışan da  yok  bilen  de yok.

 

Uygulama Hataları:

1. Bir insana ( Bebek erişkin fark  etmiyor ) D vitamini replasmanı yapmak için önce  durumunu belirlemek  için  kanda D vitamini ölçmek gerekir. Bu  çoğu  zaman yapılmıyor.

Kanda  D vitamini  ölçümleri  standart  değil.  Yanlış  ölçümler  olabildiği gibi, laboratuarların  farklı  “Normal”  aralıkları var. Örneğin  60 ng / ml  üzerini  anormal   olarak gösteren  laboratuvarlar  var. Halbuki  bu  rakkamın   80 ve üzeri olması gerekir. Yaz  ve kış  ayırımı yapan laboratuvarlar var.  Bu tarih oldu. Kışın vitamin D  düzeyinin  daha düşük  olması  kabul  edilebilirmiş  gibi.

 

2. D vitamini replasmanından önce mutlaka kanda Kalsiyum  düzeyine  bakmak gerekir. Bu nerdeyse hiç yapılmıyor. “Hiperkalsemik”   yani  kalsiyum  değeri yüksek bir insana bilmeden  D vitamini verirseniz  Hiperkalsemik  krize   ve  hatta  ölüme  neden olabilirsiniz.

Hiperkalsemi  nedenlerini burda  tartışmak istemiyorum, çünkü çok fazla. Fakat en tipik örnek  “ Paratiroid adenomu ”.  Paratiroid adenomu olan birisine  D vitamini verirseniz hasta hiperkalsemik krize   girip acil sevise  götürülür.   Acil servis hekimi de yarı komadaki hastada   kalsiyum  bakmazsa  geçmiş olsun.  Hasta ölebilir.

 

3. D vitamini replasmanı, süreklilik     Beş   gün peşpeşe 1 ampul          ( 1 ampul  Devit – 3 ,  300.000 ünite  D vitamini içerir ) veren yani toplam 1,5 milyon ünite  D vitamini veren hekimler gördüm.  Hatta 21 kg  olan bir çocuğa böyle bir uygulama yapılmıştı. Neyse daha  sonra çocuğu gördüm sağlıklı idi. Böyle bir uygulama yalnıştır. Daha  garibi çocuğun annesine sordum : Peki  bundan sonra ne zaman D vitamini alacakmış ? Doktor  bir daha alsın demedi dedi.

Oysa  D vitamini beşikten mezara  sürekli  replasmanı gereken bir yarı vitamin / hormondur.  Zaman  içinde  ihtiyaç  duyulan  replasman  dozları  azalabilir .  Çünkü  bomboş  olan  depolar  dolduktan  sonra  ( 2 – 3 yıl sürebilir )  ihtiyaç duyulan  replasman dozu  azlabilir. Bunu fark  etmezseniz, yani  yüksek  dozda  D  vitamini vermeye  devam ederseniz,  toksik  düzeylere  çıkabilirsiniz.

 

Eğer Devit – 3 ampul veya   Monovit D3   ampul kullanacaksanız çoğu kez  benim  yaptığım  gibi  2 ayda  bir  yani  60 günde   bir , 1 amul ( 300.000 ünite )  D  vitamini  vermelisiniz.  Daha  fazla vermek  risklidir.  Azınlıkta  olan  bazı  hastalarım  50 günde 1  veya  45 günde 1, 300.000 ünite  D vitamini gerektiriyorlar.  Bunları  ölçerek görüyorum.

Her ay  1 ampul D vitamini alması  gereken hiçbir hastam yok  !

 

4.  Yılda  bir  ya da iki   kez   kanda,   D vitamini ve  kalsiyum  düzeyi      ölçmelisiniz. D  vitamininin  60 ng / ml düzeyinde  olması gereklidir.  Daha yüksek  düzeyler  ( 70 – 80 ng / ml )  ancak  ağır osteoporotik  ve  Multipl sklerozlu hastalar için kabul edilebilir.

Gördüğüm  kadarı  ile  nerdeyse hiç  kimse  hastasına D vit  replasmanı  yaptığı  zaman, replasman  bittiğinde  kanda  D vitaminini  düzeyinin  nereden  nereye  geldiğni araştırmıyor. Oysa  bu mutlaka kontrol  edilmelidir.

 

5. Kanda  100 ng / ml  D vit  değeri   tehlikeli ve zararlıdır  .   Bu  değeri  ve  üstünü  savunanlar  insanlara  zarar  veren,  populüstik yaklaşımlarla  hayatta  kalabilen   kişilerdir  ( İnanmayanlar  uluslararası ingilizce Literatüre baksın ).  Ama  ne  yazıkki  insanlar   “ Şeyh  uçmaz, mürid  uçurtur ” öz  değişini  haklı  çıkaracak  şekilde hiçbir  bilimsel temele  dayanmayan  söylemleri  tercih  ediyorlar.

Bu konuyla ilgili çok önemli bir  bilgi : 80  ng / ml üzerine  çıkan  D vit  düzeyleri, idrarla kalsiyum kaybını arttırır ( Hiperkalsiüri ). Yani kemiklerinizden kalsiyum kaybedersiniz. Fayda değil zarar görürsünüz. Bu bilgi hekimlere tıp fakültesi 2. Sınıftan itibaren veriliyor. Bilenler, bilmeyenlere anlatmalı.

 

6.  D vitamini replasmanı  süreklilik   gerektirmekle  beraber bazı hastalar,  replasmana  başladıktan   3  – 5  yıl sonra  2 ayda bir  300.000 ünite  D vitamini ihtiva  eden ampuller  içtikleri takdirde  kanda  ölçülen  D vitaminleri  60 değerini aşmaya başlıyor.   Bu takdirde  2 ayda bir yarım ampul   yani   150.000 ünite   D vitaminine dönmek  gerekir.  Daha  az  D vitamini  vermek  gerekir. Bu  konuya  daha  önce  değindim. Çok  önemli  olduğu  için  tekrar  değiniyorum. Kaş  yapalım derken  göz  çıkarmaya  hakkımız  yok.

 

7. Türkiyede   150.000 ünitelik  D vitamini  ampulu  imal edilmiyor. Bu nedenle eğer hastanın    60  günde bir,   150.000  ünite  D vitaminine  ihtiyacı varsa  tek  çare  1 ampulun yarısını  içip diğer yarısını atmaktır.    Ya  da titiz hastalar  için  söylüyorum :  1 ampul  Devit – 3,  bir  mililitredir dir.  O.5 ml   150.000 ünitedir.  Bunu  enjektör  kulanarak  yapabilirsiniz.  Artan  yarım  ampul  D  vitamini  atılmalıdır  çünkü  hava  ile  karşılaşınca  içindeki  antioksidan madde  katkısına  rağmen  okside olur,  etkisini  kaybeder.

 

8. D vitamini yağlıdır.  Bu nedenle  D vit. Ampul   suya dökülüp içilmez.  Suya  dökülürse   bardağın içinde   ufak  ufak  binlerce  küçük parçaya ayrılır ve  ziyan  olur. Bu nedenle  D vit ampul,  az miktarda  süt, zeytin yağı içine damlatılır. Direkt ağızlarına boşaltan ya da ekmek üzerine  döken hastalar da var. Yapılabilir. Ama dediğim gibi suya  D  vit ampul dökmeyin.   Replasman  yapılan  hekimler  ne  yazıkki  hastalara  bu  bilgiyi  vermiyorlar.

 

9. Hekimler  ya da eczacılar bazı  hastalara  Kalsiyum  tablet  veriyorlar. Bu tabletlerin hemen hepsi aynı zamanda  D3  vitamini de içerir. Bu miktar çoğunlukla 400 – 600 IÜ  dir ( Ünite ). Görünüşte  hergün alındığı için D vitamini açısından yeterli gibi görünür. Fakat hiçbir hastada  D  vitamini düzeyinin  istenen  60 ng / ml  düzeyine ulaştığını henüz  görmedim.  Dolayısı ile ağızdan alınan tabletlerle  D vitamininizin istenen düzeye  ulaşacağı  yanılgısına düşmeyin.

 

10. İddalara  göre fazla D vitamini  Böbrek taşı yaparmış.  Bunun gerçekle ilgisi yok. Ben D vitamini verdiğim hastaların nerdeyse hiçbirine  Kalsiyum vermem.  Zaten  D vitamininin,  Kalsiyumun  barsak emilimini arttıran bir özelliği  var.   Hasta özellikle  kalsiyumdan  fakir bir diyet almıyorsa  ek kalsiyum vermeye gerek yok.   Ancak genç yaşta  olup  ağır  Osteoporozu olanlar ve  ileri yaşta olup ta   kötü beslenenlerde  D vitamini  yanında  hem  kalsiyum hem Magnezyum replasmanı gerekebilir.  Bunun için hekime  danışmak  gerekir.   Hem  kalsiyum  hem de  D vitamini alan  hastaların  en azından  bol su içmesi gerekir. Böbrek taşı riskleri artabilir.

D vitamini ve  birlikte  kalsiyum replasmanı alan kişiler kanda daha sık kalsiyum  tayini yaptırmalıdır. Belki hekim idrarda kalsiyum düzeyi de ölçtürmek  isteyebilir. Hiperkalsiüri  tesbitinde önemli  bir  sorunumuz  var  demektir.

Yani  D  vitamini  replasmanı yapılan bir  insanda  rutin  olarak  kalsiyum  replasmanı  da  yapmak  hatalıdır.

 

11. Replasmana  başlarken  ve  Replasman sırasında  kanda  D vitamini ölçümünün öneminden bahsettik. D vitamini ölçümü için hastanın aç olması gerekmez   ( Kalsiyum ölçümü böyle değil kişinin  aç olması  gerekir ).  Ancak  D vitamini  Replasmanı alan  hastalarda D vitamini  ne zaman  ölçülmelidir.  Bu   önemli  bir  konu ve burada  çok  fazla  hata yapıldığını görüyorum.

300.000 ünite  ( 1 ampul )  D vitamini  içen bir hastaya,  içtikten   7 – 10 gün sonra  kan tetkiki yaparsanız,   D vitaminin normalden yüksek olduğunu  görürsünüz. Bu doğal bir seyirdir. Ampul içen hastanın kan  D vitamini düzeyi  aynı  EKG  gibidir. İçildikten sonra yüksek  bir pik yapar. Sonra  iner. Bu durum Fizyolojiye  uygun olmasa bile zararlı değildir  ve en basit çözüm   olduğu için sineye çekilmesi gereken bir durumdur.  Zaten bu    “ Yüksek  pik ”  değeri  4 – 5  gün devam ediyor. 10 yıldır bununla ilgili  hiçbir  problem yaşamadım.    Ülkemizde  150.000 ü’ lik preparatlar olsa idi muhtemelen bu sorunu da   yaşamazdık. O   zaman  her ay 150.000 ünite  D vit  ampul  vermek mümkün  olurdu. Böylece  pik  değeri çok  daha  az  olan ,  daha stabil  bir  D vitamini  düzeyi  görürdük.

Fransa da  ve  diğer Avrupa  ülkelerinde    50.000 ünitelik  kapsüller var.  Maalesef  bu kapsüller  Fransada  yaşayan  iki Türk  hastamda işe yaramadı.  Değiştirmek zorunda kaldım.  Yani Anadolu insanının barsaklarından D vitamini emilmesi için bir kerede  yüksek bir doz gerekiyor diye düşünüyorum. Bu dozun  kaç  bin  ünite   olması gerektiğini  bilmiyorum.  Ama  1000 ünitenin  yeterli olmadığını çok  iyi   biliyorum.

Asıl  konuya  geri  dönelim, 300.000 ünite   D vitamini almış  bir hastada kanda   D vitamini   ölçecekseniz   3. Haftayı ( 21 gün ) bekleyin. Daha önce  ölçmeyin.  Daha  önce  yapılan  ölçümler  “ Yalancı – Geçici ”  olarak yüksek    görülecektir.

Başıma sık geliyor : Hasta benim  yanımda  1  ampul  D vit içiyor. Yaşadığı  şehirde 10 gün sonra bir iç hastalıkları uzmanına başka bir rahatsızlık  nedeniyle  gidiyor. Arkadaşımızın da  D  vitamini  ölçeceği tutuyor.  Sonuç  72 ng / ml ya da   “> 60”  gelince  ( 60 dan  büyük )  kıyamet  kopuyor. Hastaya  sakın bir daha  D vitamini  içme  deniyor. Hasta da içmiyor. Ben hastayı 1 yıl sonra   gördüğümde  D vitamini  düzeyi  22 ng / ml çıkıyor.  Yani  çok  düşük.  Ben  neden bu kadar  düşük  çıktı  diye sorunca : Doktor  içme zehirlenirsin dedi diyor.  Yani bir yıl çöpe gidiyor. Halbuki  diğer  hekim hastaya  kaç gün  önce  D  vitamini içtin diye  sorsaydı  ve  içtikten 3 hafta  sonra  kanda  D vitamini  ölçseydi  sorun  ortadan kalkardı.  Çünkü  o  zaman  sonuç normal ya da altında çıkardı. Doktor  hastanın D vitamini  kesmezdi.  Benim  verdiğim  şemayı uygulamanın da  mantıklı olduğunu  söylerdi.

Bu arada  kan  D vitamini  düzeyi ,   laboratuvar  bildirimi  sonucu               “ > 60 ng / ml”  şeklinde  olmamalı.   Böyle  bir  Cut – off  değeri                  ( üst ölçüm sınırı )  kabul  edilemez.   Çünkü,     > 60  demek,  bu   sonuç :  61 de olabilir,  601 de olabilir demektir.  Eğer  70  ise  yüksektir   ama   büyük  bir  tehlike yoktur.  Eğer  150  ise  durum  ciddidir.   İyi bir laboratuvarın  cut – off değeri    > 200 olmalı. Çünkü bu değer  gerçekten  tehlike demektir  ve  hastanın acilen  kontrol  altına alınmasını  gerektirir. Tekrar  ediyorum  :  90, 110, 130  gibi  değerler de normal  değildir,  yüksektir.   Ama 200 den  büyük  değerler çok tehlikelidir. Hastada  hiperkalsemi  gelişip  gelişmediği araştırılmalıdır. Hastanın  birden  çok  kaynaktan  D  vitamini alıp  almadığı  araştırılmalıdır.

Ben  günlük hayatımda  bazen  kendi  yaptığım  replasmanlarda  90,  100  ng /  ml  gibi  değerlerle  karşılaşıyorum.  Eğer  hastanın  hiperkalsemisi  yoksa  tek  yaptığım  ilerdeki  D vitaminlerini  birkaç  ay  geciktirmek  ya  da  dozu  bir  mikar  düşürmek  ( Mesela 2/3  ampul de göz kararı olarak  içilebilir )

 

12. Nadir  de olsa bazı hastalar Devit – 3 ampulu kalçadan  intramuskuler  enjeksiyonla  yaptırıyor.   Bu bana göre bir hata. Çünkü ağız yolu  varken IM  enjeksiyondan   kaçınmak   genel bir kuraldır. İkincisi kas içine değil de  yalnışlıkla  yağ dokusu içine yapılan bir  enjeksiyon,      D vitamini düzeyini optimal  düzeye  çıkarmıyor.  Üçüncüsü  benim gözlemime göre sürekli IM  enjeksiyon yapılan hastalarda  istenen  düzeye  çıkmak  ve o  düzeyde kalmak  için , her ay   1 ampul  IM  enjeksiyon gerekiyor. Yani yılda 6  yerine 12 ampul gerekiyor. Peki fazladan yapılan o  6 ampul vucudun neresinde toplanıyor ? Bunu bilmiyorum işte.  Bu  nedenle  Oral  yol  yerine  IM  D  vitamini  replasmanı  yapmak  bir  hatadır.

Tabii  Tüp  mide  ameliyatı  geçiren  ya  da  kısa  barsak sendromu olan hastalarda  ya da ağır  Crohn hastalığı olan hastalarda IM enjeksiyon   gerekli   olabilir. Çünkü  saydığım  durumlarda  barsaklardan emilim bozulmuştur. Böyle  durumlarda  kararı  hekimin  vermesi  gerekir.

 

13.  Maalesef  D vitamini konusunda  aydınlanma  çağını yavaş yavaş geride  bıraktığımız halde sık karşılaştığım bir problem var :  Eskiden D vitamini  ölçümü diye bir kavram yoktu. Şimdi var   ( Ne yazık ki bazı ölçümler  hekimin isteği ile  değil hastanın  arzusu   hatta  zorlaması ile oluyor )   Fakat  bu problemi çözmedi çünkü  D vitamini düşük  veya  çok düşük  gelen hastaların  bazılarına  hiç  replasman başlanmıyor  ya da   doğru replasman yapılmıyor. Hele replasman sonrası 4 ay  6ay   gibi bir süre sonunda  hekimin hastaya :  Gel de bakalım D vitamininin ne olmuş, yükselmişmi dediğini hiç duymadım ve görmedim.  Bunu da  galiba hastaların izlemesi gerekiyor.  Yani  D  vitamini replasmanı  konusunda  hekimlerin  de  standart  bir  eğitime  ihtiyacı  var.  Aksi  halde  bu boşluğu  eczacılar ( Eczacıların  hasta  takip  etmek  ve  komplikasyonlarla  baş  etmek  gibi  bir  öğretileri  olmadığı için,  sorumlulukları da  olmadığı için  hastalara  doğrudan   ürün  önermelerini  doğru bulmuyorum )        ve  daha kötüsü  endüstri  pazarlamacıları,  hatta  daha da kötüsü  internet  ve  fısıltı yayınları  doldurur.  Yanlış  uygulamaların  sorumluluğunu da  muhtemelen  hekimler  taşır  ( Her  zaman ve  her  şekilde  olduğu gibi ).

 

14. D vitamini damlaları  sorunu :   Damla ile D vitamini optimal düzeye çıkan tek bir hasta görmedim. Bebeklere sonra değineceğim ama erişkinlere  günde   5  damla Devit – 3  verildiğinde hiçbirşey olmuyor. Bazı hekimler  günde  15 – 20 damlaya kadar çıkıyor.  Bu  hastalarda  hafif  yükselmeler  var. Mesela  kan D vitamini değeri 22 den 32 ye çıkıyor. Bu olumlu ama  60 ng / ml optimal değerinden çok çok uzak. Bir de pratik değil. Birçok  hasta  hergün  damla almayı unutuyor. Seyahata  çıkıyor, damla evde v.s.

Yani  D vitamini  damlaları  ile  replasman  yapmaya  çalışmak  bana  göre  bir  hatadır.

Oysa  ampulu gözünüzün önünde içirirseniz  ve  hastanın eline bir şema  verirseniz  uyum kapasitesi  (İlacın compatibilitesi ) artıyor.           Uymayan hastaya yapacak bir şey  yok.

Devit – 3 damlanın bütün şişesini bir kerede içseniz  50.000 ünite  D vitamini  alırsınız. Bundan   4 – 5 yıl kadar önce   5 – 6  ay  süre ile ampul piyasadan  kalktı. Ben de  hastalarıma  ayda  2 kez  bir şişe  içmelisiniz dedim. Ölçümlerimde  maalesef ciddi bir yükselme göremedim. Bu olay da benim düşüncemi doğruluyor :  Anadolu insanının barsağının içinde  yüksek  dozda D vitamini olmadıkça ( Gradient  kavramı ) ,  D vitamini barsağı geçemiyor  ve  kana  karışamıyor. Bu benim tecrübeden  gelen düşüncem. Ne yazık ki kanıtım yok.

Norveç  güneş nedir  bilmez ama dünyanın en yüksek D vitamini düzeylerinden birine  sahip bir  ülke.  İnsanlar  nerdeyse 90 yaşına kadar yaşıyor.  Aynı   Norveçte Laktoz  intoleransı % 14   gibi çok düşük düzeyde  iken bizde  % 70.  Hatta  doğu ve Güney doğu   Anadoluda bu oran % 90.  Yani Norveçlilerin  barsak  yapısı Anadolu  insanının barsak yapısından farklı  olduğu için bu  durum  D vitamini  emilimine de  yansıyor  olabilir.  Enteresan bir  nokta  ise Norveç’e  Asyadan  göç  etmiş  göçmenlerin  D  vitamini  oldukça  düşük  ve diğer  nesillerde de  düşük  kalıyor. Bu gerçek de  benim  düşüncelerimi doğrular  nitelikte.  Bildiğiniz  gibi  Türkiye  genelinde de  kan  D vitamin  düzeyleri  çok  düşük.

 

15.  Gebelik,  Bebekler, çocuklar :   Şimdiye  kadar ağırlıklı olarak  erişkinlerden  bahsettik. Çocuk hastalıkları uzmanı olmadığım halde hastalarımın çoğu  kadın olduğu için ve küçük çocukları olduğu için konuya  uzak değilim. En azından ben  süt veren anneye  D vitamini verirken, bebek de çocuk doktorunun  isteği ile D vitamini alıyorsa bunu bilmem gerekir. Çünkü  D vitamine anne sütüne geçer.  Benim  verdiğim replasman  şeklindeki D vitamini de  anne  sütüne  geçer. Yani  çocuk  iki  ayrı  kaynaktan  luzumundan   fazla  D  vitamini  alıyor  olabilir.  20 ay süre ile bebek emziren anne az değil.  Dolayısı  bebek  indirekt  olarak  benim de  sorumluluğuma  giriyor. Anneleri çocuklarında  kalsiyum ve   D vitamini  konusunda  ikna  etmeye  çalışıyorum.

Ayrıca  gebelik öncesi  Tiroid,  meme gibi sorunlarla bana gelen genç  kadınların  D vitaminine, Folik asitlerine, B12 vitaminlerine, Demir ve Ferritinlerine  rutin olarak  bakıyorum. Bazen  İdrarda  Iyod  düzeylerine de bakıyorum    ( Endokrinologlar  bunun  hiçbir anlamı olmadığını söylüyorlar ama Iyod düzeyi ölçümü  ile ilgili  bir çözüm de üretmiyorlar  )  Yaptırdığım   biyokimyasal testler  için ilave  bir ücret almam söz konusu değil.  Ama bir anne adayının yukarda saydığım vitamin ve besin ögelerinin çok düşük iken gebe  kalması  beni  çok rahatsız  ediyor  ve  bu  nedenle    müdahale  ediyorum.  Jinekolog  benim replasmanlarımı  beğenmeyip  değiştirirse  sorumluluk  ona ait oluyor.

Ülkemizde  gebelik yaşının 30’lu yaşlara kayması  nisbeten yeni ve önemli bir problem  ortaya  çıkardı.  Çünkü bu yaşlarda tekrarlayan  düşükler zaman kaybına neden oluyor. Yaş ilerledikçe kadının doğurganlık  şansı azalıyor. Bir de  Tüp bebek uygulaması ( Pahalı  bebek )  bu kadar yaygınlaşmışken  benim en azından  temel besin ögelerini önceden yerine koymam  gerekiyor.

Antifosfolipid  sendromu  , Faktör V Leiden  mutasyonu ,  MTHFR  gen mutasyonu,  protrombin  ile  ilgili  gen mutasyonları  veya başka  pıhtılaşma bozukluklarına   bağlı düşükler, kromozom anomalileri gibi  problemler  benim konumun dışında.   Ama yukarda  saydığım  besin ögelerinin  eksikliğine  bağlı  düşükler, erken doğumlar, düşük doğum ağırlıklı bebekler  benim de sorumluluğum  içinde  yer  alıyor.

Ayrıca  Jinekologlar,  Tiroid  hormonu kullanan anne  adaylarınının ve  gebelerin  Tiroid  fonksiyon testleri ile ilgilenmek istemiyorlar. Bunu Tiroid  hormonu veren  kişinin  takip  etmesini tercih ediyorlar. Bu nedenlerle  gebelik öncesi , gebelik ve doğum sonrasında  takip  ettiğim çok hasta oluyor.

Gebelik  öncesinde  Folik asit, Iyod  ne kadar önemli ise, Demir ve diğer  besin ögeleri ne kadar  vaz geçilmez  ise  D vitamini de o kadar önemlidir. Bebek ihtiyaç  duyduğu kalsiyumu annesinin kemiklerinden alacaktır. Annenin D vit  yetersiz ise diş kaybına  kadar  varan  hasarlar  olacaktır.  Ya  da  bebek  yetersiz  D vitamini  ile  dünyaya  gelecektir.  Hipokalsemi bile  gelişebilir.  Şimdiye  kadar hiç kimsenin  gebelik öncesinde  D vit replasmanı yaptığını görmedim.  Bu  sık  yapılan bir  hata.

D vitamininin sadece anne  adayının  iskelet sistemi açısından önemli olmadığını biliyoruz. Immün sistemin yeterliliği   başta olmak üzere  hiperinflamasyonunun   durdurulması  hep  D vitamini düzeyi ile ilgilidir. D vitamininin  onlarca  faydası  şu  anda  konumuzun  dışında.

Göz ardı  edilen önemli bir  gerçek de şu : Diyelim 27 yaşında genç bir  kadın  size  geldi ve çocuk  istediğini söyledi. D vitamini ölçtünüz  ve        19 ng / ml buldunuz.  Bu çok düşük değerin   1 yıl önce ,  5 yıl önce ve  10 yıl  önce de bu şekilde olduğunu unutmayın. Yani hasta  D vit  depoları açısından berbat durumda  ve yıllardır  bu  açıdan ihmal  edilmiş  bir  hasta  ile karşı  karşıyasınız.  Bu durumu 1 ayda düzeltemezsiniz. Gebeliği en az 3 -4  ay ertelemek gerekir.

 

16.  Gebeliğin  ilk 3  ayında  Devit – 3 ampul verilmemelidir.   Çünkü bu preparat  BHT  ( Bütil  hidroksi  toluidin ) adında bir  antioksidan  madde içeriyor. Bunun  kanserojen olduğu söyleniyor  ( Çok  tartışmalı bir  konu. Paraben, BHA, BHT  raf ömrünü  uzatan  antioksidan  maddeler. Bu  şekilde  yüzlerce, binlerce  kimyasal  madde var.   Bazı firmalar, ürünlerimiz Paraben içermez  diyor. İyi de,  peki,  raf  ömrünü uzatmak  için  ne kullanıyorsunuz ?.  Yoksa sizin ürününüz  Jupiterden mi geliyor ?  Ne  yazıkki  bunu söylemiyorlar )

İlaçlara,  besin maddelerine katılan antioksidanlar, boyalar  yıllardır  tartışma  konusu. Bu tür  riskli maddelerde  Amerika  ve  Avrupanın  ölçütleri   de  farklı.  Daha  komiği  Çinde  Alman lisansı ile üretilen bir ilaca,  ördek  boku karışsa Almanya  bunu   4 yıl sonra fark  eder. Nitekim Valsartan  içeren ve  kaplaması  Çinde üretilen bazı antihipertansif  Alman ilaçları kanserojen olduğu için toplatıldı.   Başka bir örnek :   2018  ilk baharında  Hollanda da   böcek   öldürücü  bir madde Tavuğa ve yumurtasına  bulaştı. Afiyetle  yediler ya da yedik. Sonra  olay  patladı ve Almanya  yüzbinlerce  yumurtayı yok etti.  İşin  kötü  tarafı  Belçika  olay  patlamadan  bir  ay  önce  Hollanda  yumurtalarında   pestisid – zehir   olduğunu  biliyormuş ama söylememiş

Sonuç  olarak  Devit  – 3  ampul,  Bütilhidroksitoluidin adında  bir  antioksidan içerdiği için henüz  karaciğeri ve böbrekleri olmayan embriyoya  verilmemelidir ( İlk Timestir ).  Daha sonra  erişkinler  gibi   katkı  maddelerini  temizleyecek  organları geliştiği zaman  teorik olarak  verilebilir. Ama  ben gebelere  Devit – 3  ampul vermiyorum.  Yarım  ampul bile versem  daha  önce  söylediğim “Pik”  dönemi bebeğe zarar verebilir ( Bebekte hiperkalsemi  yapabilir ). Onun için gebelik  sırasında   çok  nadiren  kullanıyorum.

Anne adaylarına hep söylediğim şudur : Korunmadığınız  ve  çocuk istediğiniz  dönemde  Devit – 3 ampul  içiyorsanız, adet gördükten  3 gün sonra  D vit  için.  Asla adet döneminin  ortasında  D vit içmeyin,  hastanıza  içirtmeyin. Yoksa  gebe olduğunuzu  bilmeden  300.000 ünite  D vitamini içmiş olabilirsiniz.

 

17.  Gebelik sırasında  Jinekologların  kullandığı  birçok  karma  preparat  var  ( Bunlardan  en eski ve  yaygın olanı  Elevit pronatal  ve  Decavit ).

Bu ikisinde  Iyod  yok !!!.  Şimdi daha  kapsamlı,  Iyod da içeren çok sayıda  preperat  var. Bu preparatların  hemen hepsinde  kalsiyum  ve  D  vitamini  var.  Gebe tarafından toleransları da iyi. Ama  benim gözlemlerime  göre  D vitamini  yükseltmek  bir  yana mevcut  olanı bile koruyamıyorlar. Yani  tabletler vucuda  D vitamini  aktaramıyorlar.  Folik  asit  için  durum  farklı.  Tabletlerdeki folik  asit  gayet  güzel  emiliyor. Hatta  gebelik  sırasında  ölçülemeyecek  kadar  yüksek  değerlere  çıkılıyor. Konumuz  dışında  ama  gebeleğin ortasından sonra   yüksek  Folik  asit  değerlerinin  Otizm  nedeni  olduğunu  savunan makaleler  var !

Gebelik  sırasında  BHA  ya da  BHT  içeren  ampullerin  kullanılması  sakıncalı olabileceğinden  ve  damlaların ,  tabletlerin  de   D  vitamin  düzeylerini yükseltmediğini  bildiğimizden,   Gebelik  öncesi  yeterli  D  vitamini replasmanı yapmak  bugün bebek ve  Anne  için en  garantili ve  sağlıklı yol olarak  görünüyor.

Tabii gebelik  sırasında BHA  ve  BHT  gibi katkı maddesi içermeyen spreyler kullanılabilir. Ancak BHA  ve  BHT  içermeyen bu ürünler nasıl oluyor da yıllarca bozulmadan sprey içinde kalabiliyorlar bunu bilmiyoruz. Eminim bunun bir  açıklamasını Firma ilgililerinden öğrenebiliriz. Ama  güvenebilirmiyiz  bilmiyorum. Aşağıda bu konuyu  daha geniş tartışmak istiyorum.

 

18. Bebek  doğduğunda  ve sonra yapılan  hatalar : Sağlık  bakanlığı  Fenilketonüri gibi bazı doğumsal metabolik hastalıkları ve doğumsal  Hipotiroidiyi  yakından takip ediyor. Bence rutin  Kalsiyum tayini de gerekir. Hipokalsemik bebek ölüm riski ile karşı karşıyadır. Hiperkalsemi daha nadir görülür.  Her  iki durum da yetenekli bilgili çocuk endokrinlogların konusudur. Ülkemizde   daha  fazla  çocuk  endokrinoluğuna  ihtiyaç  olduğuna  inanıyorum.

Not : Erişkinde  Kalsiyumun  üst  sınırı   10  – 10.3 mg / dl   normal olarak  kabul  edilirken  normal  bebekte üst sınır  10.6 mg/ dl gibi  biraz  daha  yüksek  değerlerdedir. Şüpheli  durumlarda  mutlaka bir çocuk  endokrinoluğuna  baş vurmak  gerekir.

Daha önce  Devit -3 damlanın erişkinde  kan  D  vitamini düzeyini  yükseltemediğini  hatta  mevcut  düzeyi bile  koruyamadığını  söylemiştim

Bu  durum  sanırım  bebeklerde de  böyle.  Sanırım  diyorum  çünkü  elimdeki  veriler erişkinlerdeki  kadar  fazla  değil.  Fakat  günde 3 – 5 damla  Devit -3 bebekte  D vitamini düzeyini  yükseltmiyor.  Keşke  çocuk  doktorları  daha  çok  D vitamini ve  kalsiyum  ölçseler.  Bizim  de  daha  fazla  verimiz  olurdu. Unutmayın  D  vitamininin  optimal  düzeyde  olması  beşikten  mezara  kadar  devam  eden  bir  süreç.

Şu anda  piyasada  “Carlson”  isimli  bir  firmanının  D vitamini var  ( İlaç  değildir  grubunda ) . Bu  D 3  vitamini  bir  damla.  2  ayrı  türü  var:   Yeni  doğanlar   ve  4- 10  yaşındaki  çocuklar. Türkiyede  şu anda  sadece          4 – 10  yaşındaki  çocuklar  için olan  preparat  var.  Bildiğim kadarı  ile  diğeri   henüz  gelmedi.  Bu  damlanın  katkı maddesi  ( BHA, BHT  gibi )  içermediği  söyleniyor.  1  damlası 400 ünite   D3  vitamini  içeriyor.  Günde  1  damla  verildiğinde   bebeğin  kan  D vitamini  düzeyleri  bir  süre  sonra  50 – 60 ng / ml  düzeyine  çıkıyor.  Bu arzu  edilen düzey. Yani  etkili.    Ancak  daha  fazla yükselmediğini  kontrol  etmek  şart.  Ne  yazıkki  çocuk  doktorları  bebeklerden  kan  tetkiki  istediklerinde   kalsiyum  ve  D3 vitamin  düzeyi  istediklerini  görmüyorum.  Ayrıca   1 – 2 yaşından  sonra  D vitamini  replasmanı  kesiliyor. Bu  da  hatalı.

Hatırlarsınız, Anneler  Anneaneler  bebeklere, çocuklara   balık yağı içirmek için  her  yolu denerler. Her türlü şaklabanlığı  yaparlar. Nedense   bebek  2  yaşına  gelince  balık  yağı  unutulur.  Oysa  Balık  yağı                   ( Omega – 3  yağ  asidi )  ve  D3  vitamini  beşikten  mezara  kadar  her  yaş  grubu  için   “  gerekli  ” olan   besin  ögeleridir. Oysa  ülkemizde  rutin  balık  yağı  kullanımı  ne çocuklarda  ne de erişkinlerde  yaygınlaşmadı.

Yani  benim  kısıtlı  verilere  dayanarak  gördüğüm  şu ki :  Bebek  ve  çocuklarda kanda   kalsiyum  ve  D  vitamini  ölçümü   ve  replasmanı  nadiren  yapılıyor.   Bunun  çok  büyük  bir  hata  olduğunu  düşünüyorum. Çünkü  çocuklar  büyüyüp  gelişmek   ve  iskelet  sistemini  geliştirmek  zorundalar.  Bunun    iyi  beslenme,  aşılanma    spor  gibi   yöntemlerle  olduğu  malum.  Beslenmenin  önemli  bir  ögesi de  kalsiyum  ve  D vitaminidir.  Proteinle  ve sporla  gelişen kasların  tutunacağı  sağlam  bir  iskelet  sistemine  ihtiyaç  var .

Not : D vitaminin  onlarca  farklı  sistem  için  önemi   şu  anda  konumuz  dışında   olduğu  için  buna  değinmedim.

D vitamini  replasmanı  yapıldığında  ise   Devit – 3  ile   damla ile  yapılıyor.  Oysa  Devit – 3 damla erişkinlerde  olduğu  gibi  muhtemelen bebeklerde de  D  vitamini düzeyini  yükseltemiyor . Bunun nedenini  bilmiyorum.  Belki  3  damla  yerine  10  damla  vermek  gerekir.  Ölçüm  yapmayınca  söylemek  mümkün  değil.

Bir  başka konu da  D vit – 3 damla  BHT  ( Bütil  hidroksi  tolüidin ) içeriyor.

BHT’nin  erişkinlerde  ve  bebeklerde  zararlı  olduğuna  dair  hiçbir   kanıt  yok.   Bu ilaç  Sağlık  bakanlığından   ruhsatını  uzun  yıllar  önce  almış  durumda.  Uzun  yıllar da  kullanımda  Fakat  anneler  bu  konuda  çok  duyarlı  hale  geldiler.  Carlson  markasını  bilen  duyan  herkes  bunu kullanıyor.  Tabii bir  şisesi  şimdilik  100 Tl.  Yani   Türkiye  için  çok  pahalı. Yani  herkes  kullanamayabilir.   Belki  çocuk  doktorlarının  D vitamini  replasmanına  ilgisi artarsa piyasaya  başka  firmalar  da  gelir  ve  ucuzlar.

Sonuç  olarak  Bebek  ve  çocuklarda  D vitamini  replasmanı  günümüzde  Türkiyedeki  durumu  muhtemelen  erişkinlerin  durumundan da  kötü.

 

İlaç  olmayan  İlaçlar  sorunu :

Günümüzde   herkes  “ Organik ”    “ Bitkisel ”  “ Katkı maddesi içermeyen”   ürünler  peşinde . Bu durum  yazılı ve  görsel  medya  yolu  ile de  sonuna  kadar körükleniyor.  Yakında  organik  tüfek,  bitkisel   el  bombası  da  piyasaya  sürülebilir.  Organik  Tarım ,  Organik  süt  kelimelerini duyunca  güliyimmi  ağlıyımmı  bilemiyorum.  İneklerin  çoğu   sıkışık  ahırlarda ,  bir sürü katkı maddesi içeren  yemle  besleniyor. Bir de  çok süt  versinler diye çok besleniyorlar.  Sütçü  süt bozulmasın  diye  sütün içine istediği kadar  antibiyotik  atıyor. Ondan sonra  süt  kutusunun  üstüne “ Organik   süt ” yazılıyor.  Bizde  bunu  yutuyoruz.  Sütteki  rezalet   ne  yazıkki   diğer  birçok üründe  de  var.  Organik  pazarda  eğri  büğrü  salatalık  alan  insanlar  organik  salatalık yedik  diye çok seviniyorlar. Biz GDO’lu  buğday Tohumundan  organik  ekmek  üretebilen  nadir  ülkelerden biriyiz  herhalde.

Televizyonda  sık boy  gösteren biri : Devekuşu  eti  yiyin 200 yıl  yaşarsınız  derse  ertesi  gün  büyük  marketlerin  rafları  Devekuşu  eti  dolabilir. Böyle  bir şey olursa muhtemelen kimse de,  yahu  bu  memlekette  bu kadar çok devekuşu  varmıymış  diye  sormaz.  Şunu da  der mi  bilemem  ama,   hergün    çiğ  devekuşu  yumurtası  yiyin   derse  yandık .  İnşallah  demez.  Daha  doğrusu  bu  kadar çok  devekuşu yumurtası  bulunamayacağı  için  durum  karışır  ve  kaz  yumurtasını  devekuşu  yumurtası  diye  satabilirler. Olsun  biz  onu da  yeriz.

İşte  bu  “Organik ”  salgını  ilaç  dünyasında da var. “ Katkısız”   ilaçlar,   aldı  yürüdü. Tabii  konunun  uzmanı olanlar  içinden  gülüyor. Hiçbir  ilaç ve  gıda  takviyesi   katkı  maddesi olmadan  3-4  yıllık  raf  ömrüne  sahip  olamaz.  Etkisi  kısa  zamanda  yok  olur.  Bu katkı  maddeleri  çoğu kez  antioksidan maddelerdir.   Amerikada,  Avrupada  sorumlu ve  yetkili sağlık kuruluşları  ilaçlara, replasman  ürünlerine ( Bizdeki  Teknik  adı : Gıda  takviyesi )  belli miktarda  antioksidan  katılmasına  izin  verirler. Amerikalılar  ile  Avrupalılar  arasında  sürekli bir  didişme vardır.  Bu besinlere  katılan boyalar  için de  geçerlidir.  Bu didişme  bazen  bizzat katkı  maddesinin  kendisi ile  bazen  de  miktarı ile ilgilidir.

Bazen  katkı  maddeleri ile  ilgili problemlerin  bilimsel olmayıp ticari olabildiğini de  düşünmüyor  değilim. Nadiren  piyasaya  çıktıktan  sonra  5  yıl kullanılan bir  ürünün   sonra   kanserojen olduğu    anlaşılabiliyor.  İlaç piyasadan  toplatlıyor. Bu  tür  hatalar  kasti olmadan da  yapılabiliyor.  Ama  bence paniklemek  için neden yok.   20. Yüzyıl ile birlikte  batı  dünyasında  insanoğlunun  yaşam  süresi  uzamaya başladı  ve muhtemelen bir süre  daha  uzamaya  devam  edecek.

Bir  başka  komedi de Katkı  maddesi / antioksidan  içeriyor  diye  Devit -3 ampulden  kaçan  insanlar  100 lerce  lira  harcayarak   endüstrinin  sattığı  “ Antioksidan  formula”  isimli takviyeleri  yutuyorlar.    Zedeçal                   ( Curcumin ), Resveratrol  ( Üzüm çekirdeği ) , C vitamini v.s  hepsi antioksidan. Kanımızda doğal olarak  bulunan  ürik  asit  bile  antioksidan bir  madde.  Ben  burda  antioksidanların  ne olduğunu, biyolojik  önemini anlatmayacağım. Ama  çok  kısaca  diyebilirim ki : Oksijensiz  hayat olmaz. Bunu  herkes  anlar. Ama oksijen aynı zamanda  bir  zehirdir. Hücre içinde  glukoz, protein gibi besin ögeleri oksijen varlığında  metabolize  olurken  oksijenin  kullanılmış ürünleri  ( Sebest  oksijen  radikalleri ) mitokondri ve hücrenin  tamamına zarar verir.  Mili saniyeler  içinde  bu radikallerin  yok edilmesi gerekir. İşte bunun için  bazı enzim sistemleri ( Glutatıon peroksidaz  v.s ) ve moleküller ( C vit, Çinko, D vitamini v.s ) gerekir. Bunlar  olmasa  idi oksijenli ortamda yaşam da olmazdı. Çok hızlı yaşlanırdık, erken  kanser olurduk  v.s.  Yani soyumuz kururdu.  Neyse  konumuz  bu  değil. Konumuz  katkı maddeleri / Antioksidanlar. Bunlar  da  ilaç ve gıda takviyelerinin  hayatta kalması için elzem.

İnsanın, İnsanoğluna  yaptığı  en büyük  düşmanlık  belli ki  atmosferin giderek  ısınması ve buna bağlı olarak  gelişen global  iklim değişikliğidir. İkinci  bir  düşmanlık da  insanın  “Çifte  standart”    kavramından  bir  türlü  uzaklaşamamasıdır.  Örneğin  Hollanda   küçük  bir ülke ama  çok  tavuk  yetiştiriyor.  Ortaya  çıkan  gübre nitrat içeriyor.  Bu nitrat  toprağa  karışıyor  ve  Habitat’a  zarar  veriyor.  Bu  nedenle  Hollanda  belirlediği maksimum nitrat  miktarını  belli bir  sınırda  tutuyor. Buna  uymayan  tavuk  üreticilerini  ciddi bir  ceza  bekliyor. Hollandalılar  ne  yapıyor ? Tavuk  boklarını  Almanyaya  yolluyor.  Bunun  içinde  bir  ücret  ödüyorlar.  Neden  Almanya ?  Almanyada  toprakta  olması kabul  edilen  nitrat  düzeyi  Hollandadan  daha  yüksek  bir  değerde  kabul  edilmiş  ve  Almanya  Hollandanın burnunun  dibinde.  Düşünün  bir  Avrupa  birliği üyesi  bir  başka Avrupa birliği üyesine  kazık  atıyor. Almanya,  birgün  bu kadar  yeter derse  ne olacak ?  Ne  olacak  Tavuk  boku  Mısıra, Cezayire  gidebilir.  Ya da  başka bir yere.  O  ülke  mutlaka  organik  Tarım  yaptığını iddia eden  bir  ülke  olacaktır ( Aynı  Bizim  40  yıldır çok  fazla gübre  ve  böcek  öldürücü  pestisitlerle  topraklarımıza  zarar  verdikten sonra  ülkemizde  organik  tarım  yapılabileceğini  sanmamız  gibi ) .  Bu arada  kanser niye  bukadar arttı  diye şaşırıyoruz. Ulema takımı  da karpuz, üzüm,  yumurta  yiyin  problem çözülür  diyor )   Bu  arada  konuya  dönersek  Nitratı  DDT’si   bol toprakta  yetişen  ürünler,  sonunda  Almanyaya  ihraç  edilebilir. Maalesef  batı  kaynaklı  bu tarz   ikiyüzlülük  çok yaygın .  Bu  iki  olay  ( Atmosferi ısıtmak  ve  ikiyüzlü  politikalar ) gezegenimizin sonunu  getirecek  gibi  görünüyor.

Yani  ilaç endüstrisi  uranyum  içeren  bomba  imal  eden  silah endüstrisinden  çok  daha  masum  kalıyor.   İlaç  endüstrisinin birçok  günahına  rağmen silah  endüstrisi  ( Buna  yapay  savaşlar çıkarmak da  dahil )  aşırı enerji  tükettiren endüstri  kolları  ve  otomotiv endüstrisinin  ilaç  endüstrisinden  çok  daha günahkar olduğunu düşünüyorum.   Hiç olmazsa  atmosferi  ısıtıp iklimi bozmuyor .

Anlattıklarımın   D  vitamini ilgisi  var mı ?  Var.  Bugün  Üzerinde  “ İlaç  değildir ” yazan  birçok  vitamin, beslenme ürünü v.s  ülkemize  geliyor. O kadar  fazla  ürün  geliyor ki  Tarım bakanlığının bu  ürünleri kontrol  etmesi zaman ve  personel kapasitesi açısından mümkün  değil.

Firma  beyanı  esas  alınıyor. Menşey   yani  geldiği  ülke  Türkiye  için ve diğer  3. Dünya ülkeleri için farklı  standartta   ürün  üretip  pazarlıyorsa   bunu anlamamız  bile çok  zor.

Bugün  Piyasada  var  olan  D vitamini  damları ve  spreyleri  de  böyle. Bunlar  ilaç  değilmiş. Peki neymiş  o  zaman ?  BHA  içermezmiş. Eee ? peki raf ömrünü uzatmak için ne içeriyor ?  Hiç katkı maddesi yokmuş.  Çok  enteresan.  Demekki  bunların  D vitamini  molekülleri  oksijeni  tanımıyor.

Bu  sözde  katkısız  ilaçalar  çok  da    pahalı.    Damla  100 lira  sprey  50  lira  ( Şimdilik ).   Sağlık  bakanlığından  yıllar önce ruhsat  almış  “ İlaç ” olan  D vitamini   ise  3-4 lira.  Faydalı  değilse  bile  çok  kazançlı  iş  değilmi ?

Hadi  parayı  bir  kenara  bırakalım.  Katkı maddeleri  ( BHA  ve  BHT en sık kullanılanlar )  içermediklerini de var sayalım. Peki  etkililer mi ? Yani  D  vitamini  yükseltiyorlar mı ?  Bunu  en azından resmi olarak  bilmiyoruz.

Konu  ile  çok yakından ilgilendiğim halde  benim  verilerim  de  kanıt  düzeyinde  değil. Tecrübe düzeyinde.  Araştıma  yapmış  olan  varsa  söylesin. Ama  yerli araştırma isterim. İlaç firması destekli araştırmaya  güvenemem.  Türkiyede  artık  bilime çok az  saygı duyuluyor.  Fısıltı  gazeteleri, şarlatanlar  yalan konusunda  Dr. Google’ı çok çok geride  bıraktılar.  Mesela Küba da kanserin çaresi  bulundu yalanını yutan o kadar  insan var ki inanamıyorum.  Bu  nerden çıktı  bilmiyorum. Turizmden  ve  Tütünden  başka birşeyi olmayan, yıllarca  Amerikan  amborgosu  ve Tek  lider sultasında  yaşamış  bir  ülkede Tıp ne zaman gelişti ?  Böyle  bir şey  olabilirmi ?

Biz  D vitaminine dönersek,  ülkemizde  benim  bildiğim  iki  D vitamini spreyi  var  ( İlaç olmayan  ve  BHA içermeyen ). Bu spreylerin  günde bir  defa ağız içine  sıkılması  vucuda  400 – 1000  ünite  D vitamini  aktarıyor.  Kısıtlı  tecrübemle  şunu  gördüm : Evet  D vitamini yükseliyor. Ama  henüz  60 ng / ml  düzeyine çıkan olmadı. Belki  hastalar  hergün  almadı  ya da  yeterince uzun  zaman geçmedi. Bilmiyorum. Ancak   bildiğim şu ki  spreyin  bir  kutusu  50 lira.

Sonuç  olarak  sevgili okuyucularım,  “ Antioksidan”  içermeyen hemen hemen  hiç  bir ürün hayatımızda  yok.  Benzin, sıvı  yağlar,  margarin,  hayvan  yemleri,  burdan  çıkan süt  ve  süt  ürünleri , ilaçlar, gıda takviyeleri  hepsi  Katkı  maddesi / Antioksidan  içeriyor.  Tabiiki  araştıracaksınız, okuyacaksınız  en az zararlı  ve ekonomik  olan  ürünü  tercih  edeceksiniz. Firma  reklamlarından , internet kirliliğinden nasıl kurtuluruz  bilmiyorum.

Ben  nasıl bir  iç mimar  mutfağımı  yaparken  şu malzemeyi  kullanırsak  daha  pahalı olur ama  uzun  süre  dayanır  derse  güvenip  inanıyorsam, sizde  size  güvenilir  bilgi  veren sağlık çalışanlarını  bulup  dediklerini  yapacaksınız. Yoksa  bazı  insanlar evvelki  gün  zakkum,  dün ısırgan otu  yedi .  Bugün Zerdeçal ( Curcumin )  yiyorlar . Yarın  Deve kuşu yumurtası  yemeseler  iyi olur.

Sağlıcakla  kalın.

Dr.  Semih   Aydıntuğ

Ek :  Gıdalara ve gıda takviyelerine  katılan  antioksidan ve boyalar :

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir