Makaleler

Yeni Corona Virüs Pandemisi ve Bağışıklık Sistemimiz : Bulaş öncesi Hazırlık

Prof. Dr. Semih Aydıntuğ

Dr. Cevdet Züngün

28 Nisan 2020

Sayın  okuyucular,  bu yazımız  yeni Corona virüs  pandemisi ile ilgili. Ancak          “ Bulaş “ önlenmesi  ile ilgili  teknik  konular ( Tiraj,  Yoğun bakım yatakları ,  solunum destek cihazları , tanı kitleri v.s ),  Hijyen tedbirleri ( El hijyeni, maske, eldiven v.s ),   sosyal izolasyon  bu yazının konusu değil.

Bu yazının konusu  “ Bulaş ” ile karşılaşmadan önce  vucudumuzu nasıl hazırlayalım  ki  bulaş ihtimalini azaltalım ?  Ya da hastalığın hafif geçmesini sağlayalım ?  Böyle  bir  hazırlık/ korunmak  mümkün  mü ? Ne gibi önlemler almalıyız ? Eğer hastalanırsak bu önlemler hastalığın daha hafif geçmesini sağlayabilirmi ? dir.

Lütfen anlamakta sıkıntı duyduğunuz  konularda : www.semihaydintug.com’a  başvurun

GİRİŞ

Bu günlerde bütün  TV kanalllarında  yeni Corona virüs pandemisi ile ilgili çok sayıda program  yapılıyor. Bu haberlerin içeriği,  verilen  bilgiler  çoğunlukla birbiri ile örtüşüyor ve bilimsel temellere dayanıyor.

Daha doğrusu hem Dünyanın hem Ülkemizin bu viral hastalıkla ilgili tecrübeleri hızla gelişiyor ama henüz bilgilerimz  yeterli değil. Sağlık  Bakanlığı, bilim adamları, sağlık  çalışanları ellerinden geleni yapıyorlar.  Gelişmeler, TV programlarında geniş bir şekilde tartışılıyor. Bütün bu çabaları olumlu karşılıyorum.

Tabii,  koyu gri veya siyah renk olarak tabir edebileceğimiz sosyal medya haberlerini hariç tutuyorum.Çünkü bu haberler  ya  para tuzağı olan faydasız  belki de  zararlı olabilecek  ürünler satmaya , ya da   ben bu işi iyi bilirim diyen meşhur olmak  isteyenlerle dolu.

Bir de insanları bilerek ya da bilmeyerek paniğe sevk eden haberler var. Bu nedenlerle ilk işimiz,  sosyal medya dediğimiz kontrolsüz  “ Haber sistemini ” yok saymak olmalıdır.

Çünkü ,  gerçek dışı  haberler, insanların anksiyete düzeyini yükseltiyor.  Anksiyete düzeyinin  yükselmesi insan  beyninde,  Hipotalamo – Hipofizer aks’ ı ( Anatomik  ve fonksiyonel yollar kombinayonu ) olumsuz etkiliyor.  Peki  o zaman ne oluyor ?  Ağır  ve  akut ( Ani ) stress gelişiyor;    Hipofiz bezi ( Bütün endokrin sistemininin orkestra şefi )  tarafından  bütün vucuda , tehlikeli / aşırı /  dengesiz  stimuluslar yollanıyor. Bu stimuluslar   örneğin , Böbrek üstü bezinden çok fazla ve uzun süre  kortizol salgılanması  bağışıklığımızı  düşürüyor.  Unutmayalım,   günlük sürekli  fizyolojik  dozda  kortizol salgısı olmasa zaten hayatta kalamazdık.  Yani burada “ Homeostaszi”  koruyan bir denge sözkonusu.

Ancak , Kortizolun uzun süre devamlı  yüksek kalması bağışıklık sistemini olumsuz etkiliyor. Kortizol sadece bir örnek.  Daha birçok  hormon  ve sinir sitemine ait  ürünler  strese karşı devreye giriyor. Bu etkenler bozulan dengeyi düzeltebilecekleri gibi, mevcut dengeyi de  bozabilirler.  Bu, süre  ve doz ve şiddet  ile ilişkili.

Daha önce dediğimiz gibi uzun süren artmış anksiyete düzeyi    bağışıklık düzeyini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle bilimsel temeli olmayan haberleri izlemek doğru değil.

Mesele bu stimuluslara  bağlı olarak gelişen cevabın / cevapların ,  uzun süre yüksek düzeyde kalması. İşte bu kötü. Yani “ Azı yarar, ortası karar, çoğu zarar ” özdeyişi burada geçerli.  Yani haberlerden paniğe kapılmamak ilk tedbirÇünkü “Kara” haberler günlerce, haftalarca  Hipotalamo – Hipofizer aks üzerinden vucudun dayanıklılığını kemiriyor. Anksiyete yükseliyor,               uyku düzeni bozuluyor, umutsuzluk hakim oluyor v.s.

Örneğin bu viral hastalığı ne yaparsanız yapın , toplumun % 60 ‘ı geçirecek  ama sadece % 4’ü ölecek.  Ölenlerin de çoğu 60 yaşın üstünde olacak  dediğiniz  zaman bu rakkamlar yalan değil. Ama ilk duyduğumuzda  çoğumuzun  anksiyete düzeyini  yükseltecektir. Bu nedenle  haberleri verirken kişilerin  anksiyete düzeyini yükseltmemeye  özen göstermek gerekir.

Yıllarca önce bir deney yapmıştık : Deney farelerini sırt üstü gelecek şekilde bir tahtaya tesbit etmiştik  ( Lastik bantlarla ). Hayvanlar sırt üstü yatırılıp, hareket edemedikleri için  birkaç saat sonra mide kanaması geçiriyordu ( STRESS !) .  Bu model, bütün dünyanın bildiği / tanıdığı bir stress modelidir . Bizim amacımız  stress öncesi yani deney  hayvanının  tahta plakaya tesbiti  öncesinde ,  Tiroid hormonu  verirsek  mide kanamasını önleyebilirmiyiz ?  idi.

Nitekim başarılı olduk. Hatta,  tesbit = Travma = stress başladığı anda  bile verilen Tiroid hormonu ( Levothyroksin )  mide kanamasını önleyebiliyordu. Bu durum genetik yakınlığımıza rağmen insanda başarılı olamıyor. Çünkü bizde olmayan ama farede olan, karaciğerde üretilen bir enzim farkımız var. Neyse konumuza  dönersek ,  uzun süren stress fareye de İnsana iyi gelmiyor.      Deney Faresinde  de kanamayı başlatan stress,  Hipotalamo – Hipofizer  eksen ile  ilgili. Bunu başka araştırıcılar gösterdi.

TV’lerde birçok kıymetli bilim adamı konuşuyor. Kıymetli pratik bilgiler veriyorlar.  Ama şu maske ve eldiven meselesi henüz tam olarak bir yere oturamadı.  Onu tak, bunu takma, az tak, uzun takma, hastaysan tak, bulaştırıcı değilsen takma ( Nerden bileceksem ? ).  Bir de şimdi maske bulunamıyor. Eldiven kullanımı da benzer çelişkilere sahip. Bilim adamları arasında farklı söylemler dinleyenlerin anksiyete düzeyini arttırıyor.

TV kanallarında bize göre önemli bir “ olumsuzluk ” ise  İnfeksiyon hastalıkları uzmanlarının  dengeli ve yeterli  beslenme    konusunda maalesef yeterli bilgi sahibi olmamaları ya da önemsememeleri !

Bir infeksiyon hastalıkları hocası , bir programda vitamin düzeyleriniz düşükse  doktorlarınız  zaten bunu bilir ve verirler dedi. Siz kendi kendinize almayın dedi.  Diğer konuşmacılar da hocamızın söylediğinin altına imzamı atarım dediler. Başka programlarda da başka konuşmacılar da vitamin ve tüm mikronütrientlerin   replasmanı konusunda  benzer mesajı verdiler. Bu yaklaşım ne yazık ki doğru değil.

Malnütüsyon  ( eksik, dengesiz ve yetersiz beslenme ,  protein – kalori / Mikronütrient  yetersizliği ) her zaman,   hastalıklardan kolay veya zor iyileşme  hatta ölüm oranlarının yüksek  ve alçak olması konusunda belirleyici olmuştur.

Acaba  Hekimlerin %  kaçı hastalarında  düzenli  bir şekilde,    Albümin,  folik asit,  B12,  Demir,  D vitamini,   Çinko,   Bakır,   Magnezyum,   C vitamini,   A vitamini, Selenyumu   rutin olarak  araştırıyorlar ?  Çok çok az sayıda insanda rutin olarak kanda bu vitaminler, micronütrientler ölçülüyor.   Zaten hepsine birden  düzenli baksanız, özel   sigorta şirketleri maddi  nedenlerle  ayağa kalkar. Devlet hastanelerinde, Üniversite hastanelerinde  de saydığım vitamin ve mikronütrientlerin hepsinin ölçümü  zaten “ Kit ” eksikliği nedeniyle yapılamıyor.

Ayrıca ,  hekimler  yıllardır  mümkün olduğunca az   tetkik yapma konusunda baskı altındalar. Özel sigorta şirketlerinin yılda bir kez “ Check – up” hakkı tanıdığı hastalarda  ölçülen değerlere bakıyorum : Magnezyum yok, Folik asit yok.  Demir yok, D vitamini iki yıl önce dahil edildi,   eskiden yoktu  ( Ama şu anda kalsiyum yok !!! ).

Bu yazıyı zaten bu gibi nedenlerle yazdık.  Salgın zamanında bu ölçümler  çok çok önemli iken,  salgın olmayan zamanlarda  da çok önemli olduğu  bilinmelidir.

Coronavirüs ile ilgili  Bilimsel TV konuşmalarında  ek vitamin almanın faydalı olmadığının  söylendiğinden  söz etmiştim . Sıra reklam arasına gelince ( Daha doğrusu Reklam aralarında Corona konuşuluyor desek çok yanlış olmaz, çünkü reklamlar çok uzun sürüyor ),  Keçi boynuzu özü, multivitaminler, immün sistemi güçlendiren haplar, Probiyotikler ,  Omega -3 yağları, Cod liver oil, arı poleni gibi arı ürünleri v.s makinalı tüfek gibi bombardımana başlıyor. Bazen ben bile bir an şaşırıp acaba benim bilmediğim bir şey mi biliyorlar diye endişeye kapılıyorum . Daha da kötüsü son günlerde program sırasında da ekranın  altında “ Alt yazı ” olarak da vitamin reklamı geçmeye başladı. Hatta bir tanesi ilaç yerine direnç al filan gibi oldukça provakatif  bir yaklaşımda bulunmaya  başladı.

Ölçüm yapmadan,  miktarı belirlemeden, bireysel yaklaşmadan yapılan reklamların   hiçbirinin bir anlamı yok.   Sağlık bakanlığı bu  reklam kaosuna  neden bir dur demiyor?  Halkın kafasının  bu kadar karışması çok tehlikeli. Bir hanım dinleyici,  bir  programa yolladığı mesajda  :  Vitamin manyağı olduk , bu işin doğrusu ne diye sordu.

Bence,  sağlıklı  / Corona hastası / Corona değil ama yandaş hastalığı  olan  her insanın,  immünitesinin ( Bağışıklık sistemi ) normal düzeye çıkarılması gerekir.  İşte yazımın temel konusu bu İmmünite – Bağışıklık sistemi olacak.   Özellikle bu günlerde  yeni Coronavirüs  salgının  hepimizi tehdit etmesi, bulaş ihtimalinin  yüksek olması  sağlıklı insanların vücutlarını hazır / dayanıklı hale getirmesinin önemini çok arttırıyor.

Birçok hastam, bana bağışıklığımı nasıl en üst düzeye getirebilirim diye soruyor. Böyle bir şey  yok. Bir otomobilin  yakıt deposu 40 lt. ise, siz de zorla  50 lt yakıt doldurmaya kalkarsınız ya depo patlar ya da yere  yakıt  dökülür.

İnsan vucudunda da durum benzer. Çok fazla Antioksidan ( Binlerce var : C vitamini, E vitamini, A vitamini, Resveratrol, Quercetin,  Turmerik / Curcumin, alfa lipoik asit., antioksidan çaylar,  bitkisel flavanoidler,  thiosiyanatlar …….. ……………….. )  alırsanız,   virüsleri , kanser hücreleri  gibi zararlıları  öldürmekle görevli olan “ Oksidativ stress”  mekanizması çöker. Yani bir  denge, terazi söz konusudur. Bu dengeyi tek taraflı  bozarsanız depo patlar. Immün  sistem  optimal çalışmaktan uzajklaşır  ve insan organizmasına  zarar verir hale gelir.

Özellikle Kemoterapi görmekte olan kanser hastalarında, Kemoterapi sırasında  kontrolsüz   Antioksidan kullanımı,  Kemoterapinin kanser hücrelerini öldürme  etkisini tamamen yok edebilir. Bu dönemde ,   ilgili hekim / hekimlerin  haberi olmadan  asla  Antioksidan kullanılmamalıdır.  Burada  D vitaminini hariç  tutmak  gerekir ,   çünkü  D vitamini  Antioksidan  olmaktan   çok  anti – HİPERİNFLAMATUAR  bir ajandır.   Hiperinflamasyonun ( Aşırı inflamasyon / Yangı )  önlenmesi herzaman  arzu edilen bir durumdur .

Allahtan  insan vucudu kendi kendini onarabiliyor. Defektleri / problemleri  başka yolaklarla önleme, by-pass etme  kapasitesine  sahip.  Yeter ki,   dengeyi bozan ,  etken ya da  etkenler,  çok ani ve çok yoğun gelmesin. Ve tüm savunma mekanizma depolarını  tüketecek kadar uzun sürmesin !

Saygı duyduğum  meslekdaşlarım, TV kanallarında  yeni tip Corona virüsünden korunma  ile ilgili yaklaşımlarında  bence bazı hatalar  yapıyorlar. Korunma derken sosyal izolasyon, ellerin yıkanması gibi teknik konuları kast etmiyorum.

Kast  ettiğim ,  immün sistemi normale çevirmekle ile ilgili  makro – mikronütrient  kullanmakla ile ilgili  somut önerilerde  bulunmamakla  ilgili.

Evet  hiç olmazsa ,  bütün gün kelle – paça yiyin , günde 3 litre şalgam suyu için, günde 5000 mg C vitamini alın  demiyorlar  ama günlük ihtiyaç duyulan   C vitaminini nasıl alacağımızı söylemiyorlar. Bana göre immün sistemi optimal  düzeyde  çalıştırabilecek olan mikronütrient  replasmanını hafife alıyorlar.

Bağışıklık Sistemi – İmmün sistem nedir ?

İnsanoğlu  anne karnından başlayarak , ölümüne kadar  süren yani sürekli olarak  iç ve dış düşmanların tehditi altında yaşamını sürdürmeye çalışır. Bu düşmanlar,  başta  mikroplar ( Şu anda  COVİD -19 ),  ağır metaller ,  fiziki travmalar,  psikolojik travmalar,   yanık / donuk ,  radyoaktif serpinti  v.s  gibi daha  birçok  ögeden  oluşuyor .  Bazen birden fazlası  aynı  anda  hucum eder. İşte ınsan organizması  bu saldırılara karşı  “İÇ DENGESİNİ ” korumak zorundadır. Buna  HOMEASTASİS   deniyor.  Homeostasis   korunamazsa bir dizi reaksiyonla  insan organizmasının yapısı bozulur,  fonksiyonlarını kaybeder ve peşpeşe gelen organ yetmezlikleri ile yok olur ( Ölüm ).

İnsan  vucudunda  Homeostasizi  sağlayan  birçok  mekanizma var.  Immün sistem bu mekanizmaların başında geliyor,  çünkü  immün sistem ( IMS ), dışarıdan  gelen virüs / bakterilerle ve  barsaklarımızdaki  çok yüksek  sayıda ve çeşitli bakteri ve diğer  mikrocanlılarla  uğraşır.  En sık  karşılaştığımız düşmanlarımız   Virüs ,  Bakteri ,  protozoa  ……….gibi canlılardır.  Bildiğiniz  gibi virüsler  başta olmak üzere bu patojen mikroplar genetik mutasyona uğrayabiliyor  ve  yeni  düşmanlar  olarak  karşımıza çıkabiliyorlar.

İmmün sistemin yeni düşmanlara  karşı yeni  stratejiler geliştirememesi  halinde  hastalık hatta  ölüm   kaçınılmaz oluyor. İşte daha önce sözünü ettiğimiz   gibi  İmmün sistemin sağlıklı ve dengeli bir cevap verebilmesi için doğuştan yeterli olması, sistemin genetik olarak defektli olmaması ve asıl konumuz olan vitamin / elementler  tarafından desteklenmesi  de  gerekir.

Bu yazıda immün sistemin tamamını anlatmak mümkün değil. Ama okuyucunun basit  ve özetlenmiş bir şekilde bazı bilgilere haiz olması gerekiyor. Yoksa Çinko Interlökin – 2 sentezini arttırır. A vitamini de buna yardım eder. Aktif D vitamini de tersine bu olayı frenler dediğimizde kimse bir şey anlamaz.

İmmün sistem hangi komponentlerden oluşuyor ?

  • Doğuştan gelen IMS ( Innate IMS )

İnsanlar  haricinde,  bitkilerde,  böceklerde, mantarlarda , primitif çok hücreli yaratıklarda da vardır.

Innate IMS’in başlıca görevleri :  Zararlı  mikroplara  karşı infeksiyonun olduğu bölgeye diğer İMS hücrelerini çekmek.   Bunun için SİTOKİN denen peptid yapısındaki biyomoleküller salgılamaktır.

Sitokinlerin  içinde : Kemokinler, interferonlar,  lenfokinler,  Tümör nekrozis faktölerinin hepsi dahildir. Hormon değidirler ama çalışma biçimleri hormonlara benzerler. Sitokinler immün sistemin birbirinden farklı hücrelerinden  salgılanır. Bu hücreler Makrofajlar,  Lenfositler ( T ve B ), Mast hücreleri ,  endotel hücreleri  ( Tüm damarların iç yüzünü kaplayan hücreler), fibroblastlardır.

Kompleman sistemini aktive ederek   bakterileri,  virüsleri  tanımak,  IMS’in diğer hücrelerini aktive etmek. Ölü hücreleri savaş ortamından uzaklaştırmak.  Beyaz küreler aracılığı ile doku, kan ve lenf sisteminden yabancı ve zararlı  etkenleri uzaklaştırmak.  Antijenleri yakalayıp  ADAPTIF IMS’e sunmak. Böylece onların hazırlanıp harekete geçmesini sağlamak. Savaşa onları da dahil etmeyi başarmak. Zararlı infeksiyon ajanlarına karşı  vucudun fiziki bariyerlerini ( Deri ve mukozalar ) korumak. Eğer bu bariyerlerde bir bütünlük bozulması olursa onu tamir etmek. Burada Kanamalarda kanamanın durdurulması için pıhtılaşma faktörlerinin devreye girmesi de işlemin bir parçasıdır. Ölü derinin dökülmesi, Tükrük, gözyaşı, ter, normal barsak florası, pıhtılaşma faktörleri, solunum sisteminin titrek tüylü epiteli, burun kılları, kulak kiri, mukus – sümük  v.s hepsi Fizik bariyerlerinin bir parçasıdır

İnfeksiyon ya da herhangi bir irritasyona karşı  immün sistemin ilk cevabı  “ İnflamasyon” dır  İnflamasyon = Yangı = İltihab reaksiyonu ( İnfeksiyonla karıştırmamaya  dikkat lütfen ).

İnflamasyonu başlatan ilk stimulus, HOMEOSTASİSİ bozan yabancı zararlılardır. Bu zararlı  etkenler normal hücrelere zarar vermeye başladığı an bu hücrelerden bıyomoleküller salınır. Bunlar bütün dokularda / kanda var olan hücreler ( Makrofaj, denritik hücreler, histiyosit, Kuppfer hücreleri, Mast hücreleri ) tarafından algılanır. Ve inflamasyonun başlamasını sağlayan yeni biyomoleküller ( Histamin, Bradikinin, Serotonin, leukotrıenler, prostaglandinler )  salgılanır.  Bu sayede ağrının algılanması, damarların genişlemesi ( Kan akımı artışı ) ve Nötrofillerin uyarılması  ( Nötrofil : Bakteri / Virüsü içine alıp yok eden bir hücre)  Makrofajlar ve nötrofiller aynı zamanda IMS’in kalan kısmını uyarmak için sitokinler salgılarlar ( TNF : Tümör nekrozis faktör, HMGB1, İL-1 : İnterlökin 1, İnterferon  v.s  ).

KOMPLEMAN (Complement ) sistemi: Karaciğerde  sentezlenen çeşitli proteinler aracılığı ( Bu proteinler bir şelale gibi birbiri ile ilişkili şekilde çalışırlar ) ile mikroplara zarar veren bağımsız bir sistemdir ( Patojenlerin gövdesinde delikler açar, inflammatuar hücreleri çağırır, patojenlerin üstünü örterler )

Lökositler ( Kanda dolaşan beyaz küreler : Kökenleri kemik iliğidir.  Doğuştan gelen Lökositler : Doğal öldüren hücreler  ( Natural killer cells ), mast hücreleri , eosinifiller , macrofajlar ……..)

VİRÜSLERİN BAŞ DÜŞMANI : İnterferonlardır. ( Dentrik hücrelerden ve diğer hücrelerden  salgılanır )  Bu hücrelerin içinde bulunan Toll-benzeri reseptörler,  virüsleri algılar. Bol miktarda İFN  ( İnterferonlar,  sitokinlerin bir çeşidi )  sentezlenir. IFN’lar,  protein kinase R gibi proteinleri sentezletip  virüslerin üstüne salarlar. Ve virusun RNA’sı parçalanır.

  • Adaptif immün sistem ( Uyum sağlayabilen )

Aynı doğuştan gelen IMS gibi  normal / sağlıklı   hücrelere zarar vermez. Daha yavaş hareket eden bir sistemdir.  Adaptif bağışıklık ,  lenfositler    sayesinde  fonksiyon görürür.

B lenfositleri Kemik iliğinde matüre olurken, T lenfositleri Timusda olgunlaşırlar. ( Malnütrisyonlu  çocuklarda Timus gelişemez ve atrofik kalır . Muhtemelen bu nedenle hücresel immünite defektlidir.

T lenfositleri  hücresel immüniteden sorumludur. Enteresan bir şekilde T hücreleri vucudumuzda  kendi hücrelerimize yapışan  yabancı zararlıları yok eder. Sitototoksik CD8 T hücresi, onlara antijen sunan T helper             ( Yardımcı )  CD4+  ve  Regüle eden T hücresi ( TREG) gibi  çeşitleri vardır. Yardımcı T hücreleri ( Th)  de  TH1 ve TH2 diye ayrılırlar. TH1 : İnterferon gamma ve interlökin 2 sentezlerler. Virüs ve bakteri savaşı için çok önemlidir.  TH2 : Diğer sitokinleri / interlökinleri salgılarlar. Bunların etkileri extrasellülerdir.

B lenfositleri humoral  immuniteden sorumludurlar. B hücreleri antijenle karşılaştıktan sonra ( Bu virüs antijeni olabilir ) Antikor salgılarlar. Bu antikorlar kanda dolaşarak  antijenik  yapısı  olan  zararlıyı tesbit eder.   Fagositleri  ( Fagositoz : virüsü içine alıp yok etmek , vucutta birden  çok fagositoz yapan hücre var )  kullanarak  yok ederler.  Bu tür immün cevaba humoral   immünite denir. Aşılarla elde edilen bağışıklık çoğu zaman  humoral immünite  vasıtasıyla  olur. Bunun bir istisnası Tüberküloza karşı  kullanılan  BCG  aşısıdır.  BCG aşısı hücresel immüniteyi uyarır.

Antikorlar,  Immunoglobulın yapısındadırlar ( Ig A, M, E v.s ). B Lenfositleri tarafından sentezlenirler.  Enterasan bir şekilde Covid – 19 hastalığında hümoral immünite fazla bozulmamaktadır.

Hafızalı T ve B lenfositleri : Daha önce geçirilmiş infeksiyonlardan sonra oluşan bağışıklığı hatırlayan hücrelerdir.  Bu bazen ömür boyu sürer, bazı viral enfeksiyonlarda  haftalar ,  aylar içinde kaybolur.  Covid – 19 hastalığı sonrasında çok muhtemelen bağışıklık kısa sürüyor. Bu nedenle  insan organizması  ikinci  defa  yeni Corona virusunden  etkilenebiliyor.

Bildiğiniz gibi “grip” dediğimiz  çoğu influenza  virüsleri  olan hastalıklar  topluluğuna her yıl  birkaç  kez yakalanabiliyoruz. Muhtemelen  burda başka bir faktör ise virüslerin mutasyona uğraması  ve antijenik yapılarını değiştiriyor  olmalarıdır.  Yani IMS açısından mutasyona uğramış virüs yepyeni bir virüstür.

Görüldüğü gibi bu “ Sistemler kompleksi ” tıpkı modern bir ordu gibi değişik gruplardan,  farklı görevleri olan birimlerden oluşur. Cephede savaşan bir askerin arkasında  Lojistikten,  istihbarattan,  topçudan, helikopterden, uçaktan v.s gelen ciddi bir destek vardır. Bu birimler sürekli kendi aralarında haberleşirler. Bir plan dahilinde hareket edilir. Amaç kendi askerini vurmamak, çevreye mümkün olan en  az  zararı vererek  düşmanı yok etmektir. Kazanılan savaşın hatıralarını saklamak, gerektiğinde tekrar kullanmak çok önemlidir.

Not : Gerek  Innate gerekse adaptif immün sistem  virüsü tanıyor  (Virüsün  nükleik asiti diğer peptid / proteinleri  v.s )  ve tepki veriyor. İnterferonlar, proinflamatuar sitokinler,  plazma hücreleri,  fagositoz  yapabilen   Makrofajlar  v.s. Ancak virüs  bu tanınma  ve tepki verme zincirinin her halkasında  bulunan  hemen her  molekülü  yok edebiliyor, iş göremez  hale getiriyor.  Yani savaş  başlar başlamaz  çok  hızlı seyrediyor. Covid – 19  birçok insanda  belirti vermeden  seyredebiliyor. Bazı insanları da günler  içinde  yoğun bakıma gönderiyor. Bu hastaların  nerdeyse yarısı ölüyor. Bu fark nerden geliyor. Bilmiyoruz.

Araştırmalara  baktığımızda  bilgiler  çoğunlukla  2002 de görülen  SARS  ve sonraki  MERS salgınına  dayanıyor. Bunun yeni Corona virüsünün   davranış şekli ile ne derece  benzer  olduğunu şu anda  bilmiyoruz.  Bunu aklımızda  tutmamız  gerek.

NOT : Immün sisteminin doğuştan ( Innate ) gelen ana komponentinden  bahsetmiştik . Bu defektif olabilir. SCID  önemli bir örnek  ( Ağır, combine immün yetmezlik ). SCID de bebeklerde çocuklarda  beyaz kürelerde  ciddi defektler vardır.  Bir başka örnek ise humoral sistemle iligili defekt (Doğuştan  agammaglobulinemi  )

 Bu şekilde doğan bebeklerin bir kısmı hemen ölüyor. Bir kısmı yaşamaya devam ediyor ama  infeksiyona hep eğilimli oluyor.  Primer immün  yetmezlik görülme  oranı 1 / 1200  !  Yani az değil.  Bu  hastaların  da sorunları ağırlıklı olarak tekrarlayan  infeksiyonlardır . Ölümler en çok pnömoniden ( Zatürre – Akciğer infeksiyonları ) oluyor. Tabii çok silik olgular da olabilir. Bunlar erişkin olarak yaşamaya devam ediyor olabilirler. CVID ( Common variable immun deficiency )  en sık görülen  primer immün yetmezliktir . Hastalarda Immunglobulin  A ( IgA) ve bazı antikor eksiklikleri görülüyor. Bu hastaların  pnömokok  aşısı gibi  aşılara  karşı antikor geliştirip  geliştiremediğini kontrol  etmek gerekir. Aslında  bu  Yazıda konumuz bu tür doğuştan ya da hemen sonra gelişen immün yetmezlikler değil !. Belki ilerde bu konulara gireriz.

Diyabet , kanser, bazı otoimmün  hastalıklar ( Sistemik  lupus eritamotusus ), transplantasyon  hastaları v.s gibi durumlarda da  immün yetmezlik ( Kazanılmış – sekonder immün yetmezlik ) gelişiyor.  Tabbiiki  bu kişiler  yeni  Corona virus ile karşılaştıkları  takdirde seyir kötü oluyor. Bu da ayrı bir immün yetmezlik  çeşididir.

 HIV +  hastaları da  unutmamak  gerekir.  Ülkemizde bilinenden çok daha fazla HIV + / AIDS Hastası var. Bu hastaların bazıları oldukça  pahalı antiviral 3’lü antiviral ilaçlar alıyorlar. Bu kişiler  , yeni Covidle  karşılaşırlarsa ne olur ? Burası meçhul. Bilinen, antiviral tedavi görmedikleri takdirde  “ Fırsatçı ”  infeksiyonlara  çok sık yakalanıyorlar.  Ama çoğu zaman pnömoniden ölüyorlar.

Dikkat : SLE ( Sistemik lupus eritematozus ) aslında immün sistemin olağandan  fazla  reaksiyon  gösterdiği bir hastalıktır. Fakat  zamanla ve kullanılan ilaçlarla immünosüpresyon  gelişir.

Bizim  esas konumuz  bağışıklık sistemi normal alt yapıya sahip ama etkili çalışabilmek için ,  vitamin, micronütrient v.b ögelere gerek duyulan durumlarla ilgilidir.

Not :  Covid-19 hastalığını yaşayan insanların  bir kısmı hastahanede veya yoğun bakımda tedavi görüyorlar. Burada dikkat çeken bir durum var.

Birçok yoğun bakım hastası “ SİTOKİN FIRTINASI”   sonucu hayatını kaybediyor. Sitokin fırtınası,  savaş sırasında  düşmanla yakın mesafede mücadele  ederken , hava kuvvetlerimzin  bütün bölgeyi ağır bombardıman altına almasına benzetilebilir. Bu dost ateşi neticisinde birçok  askerimizin ölmesi  anlamına gelir.  Dahası bu  dost ateşi kısa bir süre devam etmiyor.  Bomba / mermi  tükenene kadar  ya da etrafta hiç canlı kalmayana kadar devam ediyor. Yani  bütün bölge mezarlık haline geliyor.  Nadir durumlar  dışında  buna  askeri başarı  diyemeyiz.  Sitokin fırtınası da,  virüse aşırı tepki sonucu, akciğerde sıvı ve Hyaluronik  asit – Hyalin  ve bol miktarda  canlı ya da  ölü immün hücrelerinin birikmesi ile sonuçlanıyor.

Akciğerler “ Jel ” kıvamında bir  madde ile infiltre olup , oksijen / Karbondioksit alış verişini yapamaz hale geliyorlar.  Sonuç olarak  kontrolden çıkmış  sitokin salınımı böyle bir felakete neden alıyor.

Aklımızda tutmamız  gereken,  Immün sistemin,  insan organizmasının  bu virüsle savaşı sırasında çok önemli bir rol oynadığıdır.  İmmün cevap  yeterli ve dengeli olmak zorundadır.  Gereğinden az / kalitesiz olması ile,  gereğinden çok / kalitesiz olması arasında bir fark yoktur. Sonuç her iki durumda da kötü.

Sitokin fırtınası , Hiperinflamasyon demektir. Hiperinflamsyonu önleyen sitokinlerden,  önlemlerden ayrıca bahsedeceğiz.  Hiperinflamasyon / Sitokin fırtınası sırasında  yoğun bakımlarda  Kortizon kullanıldığını biliyormuydunuz ? Oysa biz normal şartlarda Kortizononun immün  sistemi baskılayan bir ilaç olduğunu  söylüyoruz. Benzer şekilde   IL -6 ya karşı  geliştirilmiş  monoklonal antikor, JAK inhibitörleri de kullanılıyor. Ama bunların da başka yan etkileri var. Ayrıca bu ilaçların devreye girdiği yer genellikle yoğun bakımda  yatan ve en kötü  durumdaki hastalar.

Patojen  (Virüs, bakteri …. ) ajanlarla karşılaşan  normal insan Organizmasının verdiği Immün cevabın  Özeti

  • Fiziki / kimyasal bariyerlerle patojeninin vucuda girmesini önlemeye çalışır.

( Deri, solunum yolları mukozası, barsak mukozası ……. )  A, D,C, E , B6 , B12, Folate vitaminleri,  Demir,  Çinko  gerekir

  • Doğuştan gelen immün cevap  ( Hücresel cevap , Biyokimyasal  cevaplar )
  • Inflamatuar cevap
  • Adaptif İmmün cevap ( Hücresel immünite , Humoral immünite )

—————————————————————————————————-

Zararlılara  karşı  Cevapta kullanılan mekanizmalar ve bu  fonksiyon  için  ihtiyaç duyulan   Micronütrientler :

  • Oksidatif patlama & kendini koruma . Fonksiyon için : C,E,  vitaminleri , Demir, Çinko Bakır, Selenyum, Mg  elementleri  gerekir
  • Doğuştan gelen immün sistem hücrelerinde çoğalma , differeansiasyon, fonksiyon  ve hareket.  A, D, C, E, B6, B12, Folat, vitaminleri  ,  Çinko, demir, Bakır, Selenyum, Mg  elementleri  gerekir
  • Antimikrobial aktivite . A , D , C vitaminleri  , Çinko , Demir , Bakır ,  
  • İnflamasyonun regülasyonu. A, C, E , B6   vitaminleri , Çinko, Demir , Bakır , Selenyum, Mg  elementleri 
  • Antikor prodüksiyonu ve  A, D , C , E , B6 , B12 , Folik asit  vitaminleri, Çinko , Bakır, Selenyum , Mg  elementleri gerekir.
  • T hücre proliferasyonu, diffeansiasyonu ve fonksiyonu. A, D, C, E, B6 , B12 vitaminleri  ,  Çinko, Demir, Bakır, Selenyum 
  • İnhibitör aksiyonlar  ( Hiperinflamasyonu  önlemek  için  önemli ) : D, E,  B6  vitaminleri  gerekir
  • Hücresel immünite .  A, D, C, E, B6 , B12 , Folik asit vitaminleri , Çinko , Demir , Bakır , Selenyum  elementleri 

İmmün sistemin normal fonksiyon göstermesi için gereken mikronütrientler

  • A , D , C , E , B6, B12 , folik asit vitaminleri ,
  • Çinko, Demir, Bakır, Selenyum , Magnezyum gibi elementler

Mikronütrientlerin insan organizmasında, İmmün sistemi “Optimal ” destekleyebilmesi için ana  ve Ortak  özellikler / kavramlar

  • Sayılan maddelerin hepsine aynı anda ihtiyaç var
  • Sayılan maddelerden biri bile eksik olsa sistem tam çalışamıyor
  • Birbirlerini destekleyen mekanizmalar kadar birbirine ters – frenleyici etkileri de vardır  ( Bir Denge söz konusu )
  • Mesela zararlılara karşı inflamasyon cevabı hayatta kalmak için çok önemli. Ama hiperinflamasyon da ( Aşırı cevap ) öldürücü olabiliyor. Aynı Otoimmün hastalıklarda ve Allerjik reaksiyonlarda  görüldüğü gibi vucudun kendisine zarar vermesi gibi
  • Bu maddeler, vucudun doğal fiziksel bariyerlerini Fiziksel  bariyerler : Deri, ağız – burun – barsak mukozası  v.s
  • Bu sistem temel olarak mikroplarla savaşır
  • Virus , bakteriler başta gelir
  • Bu sistem normal fonksiyon gördüğünde kendi hücrelerine ve dokularına zarar vermez.
  • Özet olarak  bu sistem  bir denge içinde çalışır.

NOT:   Mikronütrientleri,  normal günlük diyet  içinde yeterli düzeyde  alabilirmiyiz ?  Yani yeterli ve dengeli beslenerek  mikronütrient ihtiyacını tam olarak  karşılayabilirmiyiz ?

Bu sorunun cevabı için hastalık durumunu ve sağlıklı insanın durumunu ayrı incelemek gerekir.  Sağlıklıklıyken,  bilinçli bir yeterli  /  dengeli beslenme ( Buna yavaş yemek, iyi çiğnemek dahil ) ile bunu sağlamak belki mümkün.  Ama hastalık halinde  ( Hastalık halini çok kabaca  CRP’nin  artmış olduğu haller  diye  tanımlayabiliriz ) ek vitamin ve eser element replasmanı şart. Çünkü hasta iken daha çok mikronütrient tüketiyoruz  ihtiyaç artıyor.

Aslında benim  kişisel düşüncem, sağlıkta da hastalıkta da  yeterli ve dengeli beslenmenin  yeterli mikronütrient  alımı  için yeterli  olmadığı yönünde çünkü  çevre kirliliği , düzensiz uyku,  psikolojik stress,  aşırı yorgunluk,  yetersiz  fizik egzersiz, extrem ısı değişiklikleri çok sık rastlanan problemler. Bu problemler  mikronütrientlerin daha çok ve hızlı tükenmesine neden oluyor. İhtiyaç  RDA  değerlerinin çok üstüne çıkıyor.  Bu nedenlerle mikronütrientleri  dışardan diyete ek olarak “ Replasman ” şeklinde almak gerekiyor.

Eğer  kişi sigara  içiyorsa  ( Aktif veya pasif ) durum  çok daha vahim.  Çünkü sigara içenlerin mutlaka replasman almaları gerekiyor. Sigara  artmış kronik oksidatif stressin bir numaralı nedeni. Ayrıca  İleri yaş , kronik mide – barsak  hastalıklarında  mikronütrient  emilimi yetersiz oluyor, replasman gerekiyor.

Hastalık halinde  ( Özellikle infeksiyonları kast ediyorum ) , daha önce söylediğim gibi mutlaka dışardan replasman gerekiyor. Duymuşsununuzdur. Bu Corona günlerinde hastanede yatan Coronalı hastalara günde 5000 – 6000 mg C vitamini veriliyor. Çıkış noktası yaygın olarak yaşadığımız  soğuk algınlıklarının çok yüksek dozda C vitamini ile daha kısa sürede iyileşmesi. Tabii hastalık durumlarında  mikronütrientlerin daha hızlı ve çok tükendiği iyi biliniyor. Dolayısı ile  diyete ya da,  enteral / Parenteral  artifisyel beslenmeye ek olarak  çok muhtemelen      RDA ( Recommended  dietary allovance ) düzeylerinden daha  fazla replasman almak gerekecek.

Dikkat  Kanser nedeniyle Kemoterapi almakta olan hastaların ne alıp almayacağı çok farklı bir konu. Çünkü birçok “ Antioksidan ”  madde oksidatif stressi azltır. Oysa kanser hücreleri  klasik kemoterapide oksidatif  stress sayesinde yok ediliyor.

Not:   Söz konusu mikronütrientleri tek tek ayrı bir şekilde mi almalı yoksa 7-8 tanesini  aynı anda içeren bir tablette / kapsülle  mi almalı ?

İdeal olarak tek tek almalı. Ama o zaman bütün gün 1 saat ara ile birşeyler içmek gerekiyor. Multivitamin şeklinde  tek yada iki  tablet şeklinde almak gerekiyor. Daha pratik.  Ama sorun bu multivitaminlerde  bulunan bütün ögelerin hepsinin tam olarak emilemediğine  dair kaygı. Yani değişik nütrientler birbirinin emilimine nasıl etki yapıyor ?  İyi bildiğimiz bir gerçek : Çinko alımı, Bakır emilimini bozar.

Demek bir multivitamin tabletinde hem çinko hem bakır varsa , bakır emilemiyecektir.  Gene C vitaminini  özellikle tedavi amaçlı kullanıyorsak günde 2 – 3 kez almak gerekir. Günde 1 kez C vitamini, yüksek dozda bile  alsanız  engeç  8-9 saat içinde  kanda  düzeyi  azalır. Bir kerde çok alırsanız da Böbrek yolu ile hemen atılır.

FİZİKİ / KİMYASAL  BARİYER – IMMÜN SİSTEM – MİKRONUTRİENT SİSTEMİNİ OLUMSUZ ETKİLEYEN  FAKTÖRLER

  • MALNÜTRİSYON ( Yetersiz ve dengesiz beslenme ) Bu geniş konunun içine yetersiz protein – enerji  eksikliği veya fazlalığı,  mikronütrient eksikliği    Nedenler olarak  parasızlık, eğitimsizlik,  alınan besin ögelerinden faydalanamamak  ( Dişsizlik, çiğneme bozukluğu,  emilim bozuklukları, besin ögesi ihtiyacının artması ) hava kirliliği gibi çok sayıda  etken girmektedir. Moda olan ama bilimsel olmayan diyet şekilleri de bu konuya dahildir. Dikkat : Malnütrisyonda hem makro – mikro besin ögelerini hem az almak hem de Obeziteye neden olacak şekilde FAZLA almak söz konusudur.
  • Ayrıca yeterli alım ama yetersiz emilim, ya da vucudun faydalanamaması

gibi konular da MLN’nun bir parçasıdır.

MALNÜTRİSYON

  • Malnütrisyonlu çocuklar, genellikle  sık rastlanan infeksiyonlardan ölürler
  • MLN genellikle anne karnında başladığı için, MLN’a bağlı olumsuz etkiler maalesef ömür boyu sürüyor.
  • Malnütrisyonda proinflamatuar sitokinler artıyor
  • Malnütrisyonda immün hücre aktivasyonu artıyor
  • Malnutrition Dentritik hücrelerin ,monositlerin, ve hafızası olan T hücre fonksiyonlarını bozuyor.
  • MLN, kronik inflamasyonu arttırıyor
  • MLN, enteropatiye neden oluyor ( Patojen ve sitokin sızdıran barsak )
  • Enteropati daha sonra konu olacak olan “ Second Hit” yani  ikinci vuru için önemli. İnsanlarda MLN’da barsak – kan bariyeri bozulduğu için barsak patojenleri  barsak bariyerini aşıyor, ve   “İstenmeyen”  çok   yönlü immün cevaba yol açıyorlar. Covid – 19  hastaları hastahanede  yatarken  eğer enteral yolla beslenmiyorlarsa  bu “ Second Hit” büyük bir ihtimalle  devreye giriyor  ve hastanın durumunun ağırlaşmasına  neden oluyor. Akciğere bağlı sepsise bir de barsak kaynaklı  sepsis ekleniyor .
  • MLN, hem adaptif hem de doğuştan gelen immüniteyi olunsuz
  • MLN ( Overnutritıon ) : Obezlerde mıcronutrıent eksikliği daha sık ve ağır
  • MLN’un en ağır türü sarkopeni, küçük çocuklarda ve yaşlılarda sık
  • MLN : Çocuklarda  hem  doğuştan  hem de adaptif  immünitenin defektif olduğu  defalarca  gösterilmiştir.
  • Cerrahi işlemlere bağlı MALNÜTRİSYON : Kısa barsak sendromu, Bariatrik  cerrahi – Mide küçültme: Demir, D vitamini, B12. Folik asit v.s birçok mikronütrıent  emilimi bozulur
  • Karın bölgesine Radyoterapi : Çoğu zaman kronik diyare, ileus gibi nedenlerle Malnütrisyon gelişebilir. Bu bir komplikasyondur.

Malnütrisyonun zararları : Hem çocuklar hem de erişkinler için geçerlidir

Sonuç olarak  malnütrisyonun,  immün  sistemin çalışmasını en fazla bozan etken  olduğunu  söyleyebiliriz.

–   Sigara içmek.   Kronik oksitatif stress nedeniyle vucuda  ve özellikle       Akciğerlere  çok zarar  verir.  Mikronütrientler tükenir.  Tütün kullanımı Malnütrisyonunun önemli bir nedenidir.  Daha fazla Ayrıntıya   girmeye bencek gerek  yok . Bu konuyla ilgili bir makale daha önce yazmıştım.

  • Alkolizm ( Karaciğer bozuklukları yanında  yetersiz besin alımı ) B3 vitamini ve B1 vitamini eksikliği çok yaygın ve önemli  komplikasyonlara  neden oluyor. Ayrıca  ağır alkoliklerin  maddi nedenlerle ve yaşam arzularının azalması , hayatta kalmak için hedeflerinin olmaması, depresyon da malnütrisyonun  her türlüsünü  gündeme getiriyor.
  • Çok yorulmak ve dinlememek
  • Uyku bozuklukları
  • Depresyon, anksiyete : Depresyonda az ya da tersine çok besin almak → Obezite
  • Kronik problemler :  KanserOtoımmun hastalıklar ( Romatoid artrit, Sistemik lupus eritematozus,  inlamatuar barsak hst ( Crohn – Colitis ülseroza) ,  Tip I, II  Diabet , Multipl skleozis,  Psörıazis,Vacülitler –  Behçet v.s ) ,   Graves hastalığı ( Hipertiroidinin bir türü ).  Kronik infeksiyonlar     ( TBC, Osteomyelit, KOAH’ ta kronik Akciğer infeksiyonları, kronik üriner sistem infeksiyonları, Kronik vaginal infeksiyonları, Kronik Sinüzit, diş enfeksiyonları, diş eti enfeksiyonları  s ) Astma bronchiale,   KOAH           ( Kronik obstrüktif Akciğer hastalığı ). Kronik Böbrek yetmezliği, Kalb yetmezliği  gibi.
  • Diabetes Mellitus ( Büyük Problem ) Herşeyi bozuyor. Kontrol altına alınamayan DM çok daha büyük bir problem
  • Fizik egzersiz yapmamak ya da tersine Maraton koşmak gibi ağır egzersizler
  • İnsülin direnci : Yeni anlaşılmaya çalışılan bir durum. Muhtemelen immün sistemi olumsuz etkiliyor. Ama bu konuda çalışma çok az Obezite ile yakın ilişkisi var.
  • İlaçlar : Anti kanser Kemoterapisi .  Tabii kanserli hasta KT almak zorunda başka çare yok.  KT bitince Micronütrıent alımını arttırmak zorundayız.

*Kortikosteroıd ilaçlar :   Hepsi immünosüpressiftir.  Doz ve kullanım süresi önemlidir. Yeni corona virus  bulaşı olursa hastalık daha ağır seyreder diye  ilacı kesmek doğru değil. Çünkü bu ilaç ya ağır seyreden otoimmün hastalıklarda ya da akciğerler başta olmak üzere Astım gibi allerjik hastalıklarda kullanılıyor. Bu ilaçları kesmek  muhtemelen daha büyük problemlere yol açacaktır.

  • * Romatoid  artrit hst : Kullanılan ilaçların çoğu  immunosüpressif  ilaçlardır. ( Metotrexate, Siklofosfamid, azothıoprıne …………………….)

*Immun cevap modifiye eden ilaçlar ( Imıquımod : aktinik keratoz, genital bölge kondillomlarda , bazal hücreli deri kanseri )

*Multıpl skleroz ve Psörıazis’te kullanılan ilaçlar : Dımetilfumarat gibi bir ilaç antiinflamatuardır.

*BCG aşısı : İmmunstimulandır !  Doğuştan gelen Immün sistemi stimüle eder. Corona virüs hastalığının tedavisinde işe yaradığını düşündüren çalışmalar var.

*Mast hücresini stabilize eden ilaçlar : Bunlar çoğunlukla anti allerjik ilaçlardır. Temel olarak  Histamin salınımını baskılarlar. Fazlası immunosüpressif  etki yapabilir

*T-hücresi aktivasyon inhibitörleri : Hepsi immunosüpressiv ilaçlardır. Ağır Romatoid artrit ve transplantasyon hastalarında kullanılır

* TNF ( Tümör necrosis faktör) bağlayan proteinler : Otoımmun hastalıklarını tedavi etmek için kullanılan ımmunsüpresyon yapan ilaçlardır.

NOT : Dikkat edilirse yukarda sayılan ilaçlar  kortizon dışında oldukça potent modern / Yeni ilaçlar. Alınma ya da alınmama kararı hastaya ve tedavi eden hekime aittir. Gerektiğinde kullanılacak tabiiki. Ama bunların ( BCG aşısı hariç ) Immün sitemin her türünü derinden ve  olumsuz etkilediğini unutmamak gerekir. Aynı kanserli hastada KT nasıl gerekiyorsa bu hastalıklarda da bu ilaçlar gerekiyor. Corona günlerinde hekimlerin immünsüpresyon yapmayan  başka alternatif tedavileri de düşünmeleri ve kafa yormalarında fayda var.

Bağışıklık ve C vitamini

Siz,  şu anda kanınınızda yeterli  C vitamini olup olmadığını biliyormusunuz ? Muhtemelen hayır. Neden ? Çünkü hiçbir hekim gel bir C vitamini düzeyine bakalım demedi. Acaba niye ? Bu işi bilenler,  yapılan ölçümde tesbit edilen kan C vitamin düzeyinin o andaki C vitamini düzeyi olduğunu, kan 4 saat sonra alınsaydı başka bir sonuçla karşılaşacağını ( Daha düşük bir değer )  bilir. Bilmeyenler  veya umursamayanlar için yorum yok

Ben onlarca   hastamda  C vitamini düzeyi ölçtüm ( Ankara Düzen Lab. ).  Sonuçların çoğu,  düşük ya da alt sınıra çok yakın. Hergün  Multivitamin, tableti alanlarda da bile C vitamini ölçümü  orta düzeyin altında geliyor. Multivitamin tabletlerinin  çoğunda  100 – 150 mg C vitamini ilave edilmiş durumda ( Belki de C vit emilemiyor ? )

Yaptığımız küçük bir araştırmanın sonucuna göre C vitamini günde 3 kez ( 8 saatte 1 kez ) 500 mg alındığında 8-9 saat sonra kanda C vitamini normal aralığın üst kısmına yaklaşıyor. Yani C vitamini günde 3 kez alınmalıdır. Ya da en az iki kez  ( Bu araştırma tarafımdan düşünülüp, Düzen lab. da Dr. Cevdet Züngün tarafından yapılmıştır ). Bu kadar basit bir sonuç bile hiç tartışılmıyor. Yani: Limon, portakal , kuzu kulağı yemekle C vitamini yükselmiyor. Bu işi besinle halledecekseniz  sürekli bütün gün yiyeceksiniz. Yok C vitamini replasman capsül / tabletle halledecekseniz günde  3 kez alacaksınız. Yani günde bir kerede 1500 mg alırsanız C vitamini kanda hızlıca yükselir ve hızlıca böbrekler yoluyla atılır. Yani günün önemli bir kısmında C vitamininiz  kanda düşük ya da alt düzeydedir.  İşte bağışıklık sistemini normale getirmenin bilinen en eski ve temel vitamininin nasıl kullanılması gerektiği bile anlatılmıyor ya da bilinmiyor.

 Lütfen dikkat : Ben asla mega doz C vitamini alın demiyorum. Hoş Corona vrüs nedeniyle hastanede yatanlara günde 5000 mg – 10000 mg C vitamini verilebiliyor.  Ama bir işe yaradığına dair bulgu / sonuç yok.

Not : Sigara içen bireylerde C vitamini düzeyi daha da düşük. Bizim küçük çalışmamızda günde 3 kez 500 mg C   vitamini alınca bu kişilerdede C vitaminin yükseldiğini gördük. Bu iyi bir haber.

C vitaminin İmmün sistem içindeki görevi : Kollagen sentezi için çok önemlidir  ( Doku rejenerayonu ve iyileşmesi ).  Serbest Oksijen ve Nitrojen radikallerine karşı  hücre  membranlarını  korur. Böylece epitel bariyer duvarını sağlamlaştırır. Fibroblast  (  Yara iyileşmesi ) proliferasyonuna  yardımcı olur.  Lipid sentezinde yardımcıdır.  Bilinen en eski antioksidandır. Solunum sistemi bariyerinin de sağlam kalması için önemlidir.

Nötrofillerin (fagositoz yapabilen beyaz küre hücreleri ) ,  proliferasyonu, fonksiyonu  ve hareketlerinde optimizasyonunu sağlar.

Doğal öldürücü hücrelerin  ( Natural killer Cells ) fonksiyonunu korur.  Serbest oksijen radikal ( SOR – ROS ) prodüksiyonu  yapar (! ) Böylece mikropların öldürülmesine neden olur. Fagositozu provoke eder. Apoptozisi tetikleterek       ( Programlı hücre ölümü ) ortamda yaralanmış nötrofil ve diğer hücrelerden  temizlemeyi temin eder. Hücre dışı tuzak ( NET ) formasyonunu azaltarak  doku hasarını azaltır. Antimikrobiyal etkileri vardır. Yüksek dozda antimikrobiyal etkisi artar. Kompleman proteinlerinin serum seviyesini arttırır.  Oksidatif patlama sırasında hücre içinde Serbest oksijen ve nitrojen radikallerinin  etkisini azaltır. Histamin düzeylerini azaltır. Sitokin üretimini kontrol eder. Başka önemli antioksidanların  ( Glutathıon ve E vitamini ) aktif duruma geçmesini sağlar.

Özellikle Sitotoksik T hücrelerin, üretimesi , çoğalması ve differansiasyonu   ( Başka tiplere dönüşüm )  için rol oynar.

Lenfositlerin proliferasyonunu hızlandırır. Böylece artmış antikor yapımına neden olur.

C vitamini,  İnterferon  üretimini  arttırır.  Bu çok önemli çünkü   İnterferonar  viral replikasyonu  azaltır ya da durdurur.  Bu Çok muhtemelen yeni Corona virüs  bulaşında da ilk tepkilerden biri olduğu için hayati önemi var diye görünüyor.

Bağışıklık  ve A vitamini:

A vitamini epitel rejenerasyonu için yararlı. Benim hastalarımda yaptığım kan ölçümlerinde ( Özellikle sigara içenlerde  ve sigara içmese  bile hergün bir tablet multivitamin alanlarda  ölçüyorum. Çünkü sigara içenler bir de hergün bir tablet A vitamini alırlarsa daha çok Akciğer kanseri oluyorlar. ( 40 yıldır  bilinen bir gerçek , Yani kaş yapıyım derken göz çıkıyor )  Ölçümlerimde   A vitamininde ciddi düşüklük görmedim.  Yani malnütrisyon hikayesi , görüntüsü ve fizik muayenesi anormal olmayan  insanlarda ( Gece körlüğü, kuru cilt, acne, sık akciğer infeksiyonları ….. )  tek başına A vit almak bence gerekmez. Daha önce söyledim , hergün bir tablet “ Multivitamin ” alanlarda  A vitamini normalin üstüne çıkıyor ! Ama bu insanlarda C, D vitamini yükselmiyor. B12 normal ya da alt seviyelerde oluyor.  Ama  Folik asit düzeyi de bu insanlarda üst limitleri aşıyor ( İstenmeyen  bir durum  ve sağlık açısından tehlikeli )  Ek A vitamini almayanlar bu günlerde A vit. Kapsülleri ya da daha fazla havuç tüketimine  gidebilirler. ( Retinoik asit A vitaminine vucut içinde dönüşür )

A  vitamini , epitel dokusunun  normal differansiasyonu ve  gelişmini sağlar. Böylece doğuştan immünitenin en önemli konusu olan doğal  Fizik  bariyerinin sağlamlığını korur. Özellikle barsaklarda immün cevap için çok önemlidir            ( Barsak Fizik / kimyasal bariyeri ).  ROS ( Serbest oksijen radikalleri ) ’nın toksik etkilerini azaltır.

Çok önemli bir etkisi de hücreler arasındaki fizyolojik mesafenin korunmasını sağlamak ve membran geçirgenliğini fizyolojik şartlar altında tutulmasını sağlamaktır.   Bu geçirgenliğin artması barsaklarda bulunan tehlikeli öldürücü patojenlerin kana geçip, kanda üreyerek sepsise ve ölüme neden olması  için yeterlidir.

Not : Deri  ve mukozalar tüm  insan organizmasının genel Fiziki / Kimyasal bariyeridir. Bazı özel bariyerlerimiz  daha mevcut : Kan – Beyin bariyeri ve  Barsak – kan bariyeri. Bunlar arasında  BARSAK – KAN BARİYERİ çok önemli. Barsaklarda özellikle kalın barsaklarda inanılmaz sayıda çok ve çeşitli bakteri  yaşıyor. Kendi aralarındaki düşmanlıklar,  yarışma sayesinde ve bize faydalı  bakteriler sayesinde  hayatta kalıyoruz. Yani onlar arasındaki savaş bizde            “ HOMOESTAZİSİN” korunması için faydalı.   Eğer  hipotansiyon,  şok,  ağızdan beslenmenin yetersiz kaldığı durumlar  gelişirse, barsaktaki en patojen ve tehlikeli bakteriler barsak duvarını aşıp kana karışıyorlar. Bu andan itibaren vucudun gösterdiği  az, yeterli , çok fazla tepkiye göre kaderimiz belirleniyor. İşte patojen mikropların fırsat yakalıyıp kana geçmesi tıpta “ Second hit ” olarak biliniyor.  Bu ikinci vuru, Corona virüsle savaşan bir insanın da  başına gelebilir. Mesela tansiyonu düştüğü için  barsak beslenmesi bozulur, veya antibiyotik kullanımından dolayı barsak  mikrop florası dengesi  alt üst olur. Ya da doktorlar bu hastanın ( Gerekirse tüple ) enteral beslenmesini ihmal ederler.  Bu durumda  içimizde kontrollü bir alanda  yaşayan ama kana geçemeyen bu yeni bakteriler,  kana geçince  çok ciddi  bir sitokin salgısına daha  neden olur. Covid – 19 hastalığı geçiren ve akut akciğer problemi olan bir hasta için bu ikinci bir ağır  yük daha demektir. Akciğer hasarı kesinlikle artacaktır.  Okuyucunun      Barsak –  kan  bariyerini iyi anlamasında fayda var. Enteral belenmenin hastalık boyunca ne kadar önemli olduğunu  da hekimlerin anlaması  gerekiyor.

A vitamini , Solunum sistemi bariyerinin de sağlam kalması için önemlidir. Antioksidan özelliği vardır.

Doğal öldürücü hücrelerin (NK cells ), fonksiyonlarını ve sayılarını regüle eder. Macropage’ların  Fagositoz kapasitesini arttırır.

Doğuştan gelen immün sisteme ait hücrelerin proliferasyon ( Çoğalma), fonksiyon ve haraketlerini sağlar.

Antimikrobiyal etkileri vardır. Ama , Interferon gamma prodüksiyonunu azalttığını  bilmemiz  gerekir !

Temel olarak makrofajlar üzerine etkilidir. İL-2  ve  TNF alfa üretimini regüle eder. Makrofajların mikropları fagosite edebilmesi için gerekli ortamı sağlar. Oksidatif patlama ile mikropların yok olmasını sağlar.

Yardımcı T hücrelerinin ( 1 ve 2 ) gelişimini, differansiasyonunu  sağlar.  Normal T hücrelerinin , Regülatuar T hücrelerine ( Treg ),  dönüşmesine yardım eder.

Th1  hücrelerinin , IL- 12, TNF alfa, IFN gamma prodüksiyonunu , TH2 hücrelerinde üretilen  sitokinler aracılığı ile inhibe eder.  ( HÜCRESEL IMMUNITE’de ciddi bir rol )

B lenfositlerinin normal fonksiyonu için gereklidir. Antijen stimulasyonuna karşı etkili antikor sentezi için önemlidir HUMORAL  ADABTiF  IMMUNİTE ). Bakterilerin polisakkarid yapısındaki antilenlerine karşı IgA antikor cevabı verir.

Bağışıklık  ve D vitamini:

Bu konuyla ilgili daha önce çok yazı yazdım.  Dileyenler o makaleleri okuyabilir.        ( www.semihaydintug.com ) Benim hastalarımın hemen hepsi belki 15 yıldır düzenli ve sürekli D vit. alıyor. Bu nedenle D vit. Replasmanı  konusunda çok tecrübem  birikti.  Hedef bütün Dünyada olduğu gibi bizde de kanda 60 ng /ml.  Düzeyine ulaşmak.  Bu değeri ancak düzenli  ağızdan replasmanla  sağlayabiliyoruz. Türkiyede D vit eksikliğinin çok yaygın ve ağır olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.  Bu nedenle hemen herkesin oral D vitamini replasmanına ihtiyacı var. Güneş yoluyla vücutta yeterli D vitamini  düzeyine sahip olmak  bir şehir efsanesi.

D vitaminin micronütrient olarak görevleri : Calcitriol  ( Aktiv D vitamini ), amtimikrobiyal proteinleri regüle eder ( Cathelcidin, Beta – defensin ). Barsak bariyerini kuvvetlendirir. Bunu barsak  “Mikrobiyatısını” uygun şekilde modifiye ederek yapar. Böbrekte ve gözde de Fiziki bariyerin  sağlamlaşmasını sağlar. Corona virüsü açısından en önemli görevi : AKCİĞERLERİ ENFEKSİYONA KARŞI KOURYOR.

Vit D reseptörü  en çok   monositlerde, macrofajlarda,  Dentritik hücrelerde  bulunur. Aktif D viitamini ( Calcitriol ), monositlerin makrofajlara dönüşmesini sağlar.   Makrofajların  fagositik gücünü arttırır. Antimikrobiyal etkileri vardır. İnterferon gamma produksiyonunu azaltır ( Enterasan, bu immün sistem içinde bulunan ve aynı düşmanla  savaşan ama bazen  zıt / frenleyici  etkilere sahip hüce / sitokin v.s etkilerden  bir örnek )  

Calcitrıol,  Cathelcidin, defensin sayesinde patojenleri   ( Özellikle bakterileri ) doğrudan öldürür.  Calcitrıol,   makrofajların oksidatif patlamalarını sağlar           ( Mikro çevrede  Serbest oksijen radikalleri oluşur ).  böylece mikropları öldürür. Makrofajlarda   Anti-inflamatuar sitokin ekspresyonunu  arttırken, makrofajlarda pro-inflamatuar ekspresyonunu  azaltır.  Süperoxide  dısmutaz sentezini arttırır.  Bu enzim, Süperoxide anyonunu  nötralize ederek  O2 ve H20 oluşmasını sağlar. Yani serbest oksijen ve nitrojen  radikallerininerinin  geniş bir çevreye zarar vermesini önler.(  Radikal = Redoks işleminde hala serbest, çiftleşmemiş elektronların ,   – ( eksi ) moleküllerin  bulunması :  OH , H2O2,   O sperokside gibi )

Calcitriol, B lenfositlerinde  antikor oluşumunu  azaltır. !!

Calcitriol, T hücresi proliferasyonunu inhibe eder. Innate ( Doğuştan ) İMS’yi  stimüle ederken, Adaptif immüniteyi inhibe eder.  Adaptif IMS içinde sadece TREG’leri stimüle eder. Antijen presente eden Dentritik hücrelerde inhibitör etki gösterir.

Antijen sunumunu kolaylaştırır.  MHC class II antijenlerinin   down – regülasyonunda  ( Etkilerinin azaltılmasında )   görev alır.

D  vitamini ve  Corona ile ilgili bölüme gelince : Yüksek D vitamini değerleri Corona bulaşını önlüyor mu ? Bunu bilmiyoruz.   Evet  demek, delil olmadığı için şu anda gerçekle bağdaşmaz.   Ama Türkiyede D vitamini düzeylerinin çok düşük olduğunu söylemiştim. Şu anda Pandeminin ortasında olduğumuza göre bunu araştıracak bir zaman da yok.  Onun için tavsiyem D vitamininizi ve kalsiyumunuzu ölçtürüp, Kalsiyum yüksek değilse  D vitamini replasmanına  başlayın.

D vitamini immunite ile yakından ilgili bunu da biliyoruz. D vitamini,  normal düzeylere güneşle değil ağızdan  replasmanla   ( Devit -3 ampul ) geliyor. Bunu da biliyoruz . O zaman neden vatandaşlarımızın D vitamini düzeyini normale çıkarmıyoruz ? Çıkarmıyoruz  Çünkü D vitamini ile ilgili haberler,  kelle – paça yiyin  gibi ses getirmiyor. Her gün 80 zeytin 4 yumurta yiyeceksiniz gibi ses getirmiyor. Halkımız kısa ve öz komutları ( Hatalı ve tehlikeli olsa bile ) tercih ediyor. Oysa şeytan ayrıntılarda gizlidir derler.

Yani düşük D vitaminini belli bir program dahilinde “ Normale ” getirmek        ( Dikkat : normalin üstüne çıkarmak değil !!!! )  faydalıdır, gereklidir ,  zararlı değildir .

Bu arada bilim D vitaminini 60, osteoporozda 70 ng / ml olsun derken , Kelle – paçacı kişi 100 olsun dedi. Halbuki bu seviyede kemiklerden kalsiyum kaybı olur. İdrarda atılan Kalsiyum artar böbrek taşları gelişebilir. Kelle – paçacının  balonu söndü. Ama eski kaynakları dinleyenler lütfen 100 ng / ml D vitamini düzeyinin tehlikeli olduğunu bilsinler !

D vit. Hiperinflamasyonu  önler. Corona dan yoğun bakımda solunum yetmezliğinden ölenlerin  hemen hepsinde “Hiper” yani aşırı inflamasyon var.    ( İnflamasyon : Yangı, yabancı etkenlere vucudun verdiği  ilk cevaplardan biri ). Azı karar, çoğu zarar örneğinde olduğu gibi   “ Hiperinflamasyon”  akciğerlerin içine sıvı kaçağına yol açıyor. Akciğerlerde  birçok canlı / ölü  immün sistem hücresi  birikiyor.  Akciğerlerde hyaloronik asit, hyalin  birikiyor, Alveollerin içi  jel kıvamında bir madde ile doluyor. Akciğer yaş bir sünger gibi solunum cihazı ile bile şişirilemez oluyor.Şişirmek için gereken yüksek basınçlar ve öok yüksek Oksijen  yüzdeleri  akciğere daha da çok zarar veriyor. Yoğun bakım personeli çaresizlik içinde  çırpınırken,   Oksijen, karbondioksid  alışverişi çok bozuluyor.  Vucut  hipoksik hale geliyor. Bu Olay, bir kısır döngü halinde vucutta  yeni bir                  “ Sekonder Hit “  nedeni oluyor ( Özellikle barsak kan bariyeri yıkılıyor ).  İşte bu evreye gelen hastalarda  kortizon veya başka  antienflamatuarlar  ( IL-6 antagonistı v.s )  bile kullanıyorlar.  Hastalanmadan önce kanımızda yeterli D vit olsa belki o kadar ağırlaşmadan iyileşiriz. Bunun da şu anda delili yok.  Ama bence muhtemelen  D vitaminin bu süreçte bir payı var.

Ben kendim, yakınlarım ve hastalarımda bu replasmanı yıllardır uyguluyorum.

 Geçen gün bir hekimin attığı Tweet’de  Covid – 19 hastalarının yattığı yoğun bakımda D vit düzeyi düşük olan hastaların çok çabuk öldüğü, yüksek olanların  daha iyi seyrettiği söylendi. Doğrudur.  Bu hekim arkadaşın gözlemine kulak vermek gerekli.

D vitaminin aktif formu olan Calcitriol, bazı antimikrobial  peptidlerin epitel hücreleri içinde expresyonunu stimüle eder. Bu ençok solunum yolu ve akciğer epitelinde olur. Dolayısı ile Calcitriol , akciğer infeksiyonlarına karşı koruyucudur. 

Not:   25 – Hidroksi D vitamini Karaciğerde sentezlendikten sonra başta Böbrek  olmak üzere başka organlarda Calcitrıol’e  yani aktiv D vitaminine çevrilir.  Aktif D vitamini , kendi reseptörü vasıtasıyla işlevlerini icra eder. Normalde bir insanda Böbrek yetmezliği olmadıkça Calcitriole dönüşümde problem yoktur. Biz replasman için 25- Hidroksi D vitamini kullanıyoruz !          ( Devit – 3 ampul ).  Eğer  Calcitriol vermek gerekirse  şu anda piyasada Qalyvz 0.25 mcg ve 0.50 mcg  capsül var. Lütfen danışmadan Calcitriol kullanmayın.

Bağışıklık ve E vitamini :

Epitel  bariyerlerin  ( Barsak , vasküler epitel – endotel , ağız, boğaz ve akciğer ) korunması için önemlidir. Solunum sistemi bariyerinin de sağlam kalması için çok  önemlidir.   Hücre duvarlarının,  düşmanın ürettiği  serbest oksijen radikalleri  ( SOR – ROS ) tarafından tahrip edilmesini önler. Yani : Bir antioksidandır. Ama çok farklı görevleri  vardır.

Doğuştan gelen immün sisteme ait hücrelerin proliferasyon ( Çoğalma), fonksiyon ve haraketlerini sağlar.

NK ( Doğal öldürücü hücreler ) hücrelerin, sitotoksik aktivitesini kolaylaştırır. Makrofajlar tarafından  üretilen Prostoglandin ( PGE2) sentezini inhibe ederek, indirekt olarak T hücrelerinin fonksiyonuna yardım eder. Serbest radikallerin ortaya çıkardığı zincir reaksiyonunu kırarak, bunların hücrelere zarar vermesini önler. Ama IL-2 üretimini kolaylaştırır. Buna karşılık PGE2 üretimini azaltarak T hücre fonksiyonlarını kolaylaştırır.

Lenfosit proliferasyonuna ( Çoğalmasına ) yardımcı olur ( B ve T hücreleri ). T hücreleri tarafından  yönlendirilen  immün fonksiyonları destekler.

TH2  cevabını süpresse eder.

Th hücreleri arasında effektif immün sinapsların oluşumunda  etkilidir

Antijen le tanışmış hafıza hücrelerinin oranını arttırır.

Bağışıklık ve B12 vitamini : Oldukça önemli ve daha karışık bir konu. B12  vitamini yaşamın devamı için çok önemlidir

B12  vitamini en çok kırmızı ette bulunur. Sinir iletimi için çok önemlidir.  B grubu vitaminler arasında en önemlilerinden birisidir. Kemik iliğinde kan hücrelerinin yapımında önemli bir rol oynar.   Kırmızı eti yiyebilen ( Maddi olarak yeterli ise  ) ve kırmızı eti  red etmeyen  insanlarda  ( Veganlar ) ciddi bir eksiklik olması beklenmez.  Ancak Otoimmün hastalıkların başında gelen Hashimoto tiroiditli hastaların  yarısına yakın kısmında ( Ülkemizde oldukça sık görülüyor ) B12 emilimi ( Absorbsiyon ) bozulur.  Bu durumdaki insanlar  yeterli B12 vitamin alsa da yeterince absorbe edemezler  ve kan vitamin seviyesi düşer. Kronik atrofik gastrit gelişmiş orta yaş ve ileri yaş grununda da B12 vitamini  emilimi bozulur.  B12   vitaminin kemik iliği ile ilişkisi olduğundan bahsetmiştim. Dolayısı ile bağışıklık sistemimiz düşük  B12 vitamininin olduğu hallerde olumsuz  etkilenir. Bu nedenle  B12 kan düzeyimizi normal düzeyde tutmamız gerekir. Eksiklik halinde benim ilk tercihim dil altı tablet. Ama herzaman aynı kural geçerli : 1-2 ay sonra B12 vitamini ölçümü tekrarlanır.  B12 nin nereden nereye geldiğine bakılır. Hekim yeterli görmüyorsa doz arttırılır.  Gene 70 – 80 yaşındaki insanlarda  Kronik atrofik  gastrit   nedeniyle de   B12 emilimi bozuk olduğu    için   B12  düzeyleri çok düşebilir. İleri yaşlarda  B12 düşüklüğüne bağlı nörolojik belirtiler ne yazıkki nadir değil. Yarı koma  halinde hastaneye kaldırılan yaşlılar  duydum gördüm.  Tabii diş eksikliği, çiğneme zorluğu, kırmızı ete ulaşamamak da yaşlı insanlar için önemli bir faktör.

Dediğim gibi  diğer vitaminlerde olduğu gibi B12 vitaminin düşüklüğü Corona virus bulaşımını arttırır mı ? Bunu bilmiyoruz. Ama bağışıklık sisteminin doğru çalışması için tüm komponentlerin  kanda,  daha doğrusu dokularda  bilinen normal düzeyler arasında olmasında  gereklilik  vardır.    Birçok hastamda B12 vitamini düzeyi düşük olduğu için B12 vitamini preparatları kullanıyorum. Ancak enjeksiyon yolu ile ( Intramuskuler ) B12 vitaminine  sıcak bakmıyorum.  Fakat bariatrik cerrahi geçirenlerde ( Obbezite cerrahisi – mide küçültme v.s ) dil altı preparatları da yetersiz kalırsa ağızdan B12 vermek anlamsız olacağı için ( Çünkü emilmez ), Dodex gibi bir preparatın , enjeksiyonunun   30 – 45   günde  bir  kalçadan IM olarak yapılması gerekebilir. Dediğim gibi B12 vit replasmanının Enjeksiyon yolu ile yapılması   en son seçenek olarak  düşünülmelidir.   Dil altı preparatları  doğrudan sistemik dolaşıma geçtiği için çoğu zaman yeterli oluyor.

B12 vitaminin  bağışıklık sistemindeki görevi :

Barsaklara  Lenfosit  göçünü sağlayarak  gereğinde barsağın immün regülasyonunu sağlar.

Barak “ Mikrobiyatası ” B12 vit’ ni kendi metabolizması için kullanır. Bu da barsak bariyerinin güçlenmesini sağlar. Hücresel immünite için, modülatör olarak görev yapar. Bu manada sitotoksik T hücrelerinin ve NK hücrelerinin faaliyetini kolaylaştırır.   T hücrelerinin  üretiminin  kolaylaşmasını sağlar. Th ve sitotoksik T hücreleri arasındaki dengeyi sağlar.

Esas olarak Folik asit’in özelliği olan 1 karbon metabolizmasına yardım eder.

Folate metabolizması aracılığı ile antikor üretimi ve metabolizması için gereklidir. Optimal Clonal expansiyonu için gereklidir.

Bağışıklık  ve Folate / Folik asit :

B12 vitamini  ağırlıklı olarak  kırmızı ette ( Demir gibi ) bulunurken , Folik asit yeşil yapraklı sebze ve  otlarda  bulunur.

Barsaklara  Lenfosit migrasyonunu sağlayarak  gereğinde barsağın immün regülasyonunu sağlar.

Regülasyon yapan T hücrelerinin ( Treg ) özellikle  barsaklarda yaşamı için Folik asit çok önemlidir. NK hücrelerinin sitotoksik aktivitesini devam ettirir ve kolaylaştırır.

1 Karbon metabolizmasının en önemli aktörüdür. Bu sayede IMS  ve yaşam için önemli olan  Pürin ve Timidin sentezi olur.  Amino asitlerden bazılarının              ( Glisin, serin, methionoin ) homeostasisinde  rol alır.

Antikor üretimi ve metabolizması için gereklidir.

Antijenlere karşı yeterli antikor cevabı oabilmesi için önemlidir.

Folik asit TH1 in yönettiği immün sistemi destekler

Gebelik öncesi ve gebelik  sırasında folik asit ihtiyacı artar. Bunu bildiğimiz için bu dönemlerde günde 400 mcg / gün folik  asit kullanıyoruz.  Ama  ölçüm yapmak şart.   Folik asitin çok yükselmesin hem bebeğe hem anneye zararlı etkisi var.

Bağışıklık ve B6 vitamini :

Barsaklara  Lenfosit migrasyonunu sağlayarak  gereğinde barsağın immün regülasyonunu sağlar. NK hücrelerinin sitotoksik aktivitesini kolaylaştırır ve devam ettirir.

Doğuştan gelen immün sisteme ait hücrelerin proliferasyon ( Çoğalma), fonksiyon ve haraketlerini sağlar. İnflamasyonu  başlatan, antioksidan etkileri  ve oksidatif patlamayı sağlayan etkileri vardır. Aminoasit metabolizması için gereklidir.  Sitokin blokajı yapar. İnflamasyonu regüle eder.  İlginç bir şekilde kan düzeyi arttıkça inflamasyon cevabı azalır.

Lenfosit proliferasyonu, matürasyonu , differansiasyonu  ve aktivasyonu ile ilgilidir. Th1 immün  cevabının  devam etmesini sağlar.

Amino asitlerin metabolizması ve endojen sentezi için gereklidir. Aminoasitler antikorların  yapı taşıdır.

TH2’ye bağlı sitokin mediated aktiviteyi inhibe eder.

Bağışıklık ve B3 vitamini :

B3 vitamini ( Nıacin / Nicotinamid ), insan vucudunda  Triptofan amino asitinden de sentezlenen bir vitamindir.  Ağır eksikliğinde PELLEGRA denilen bir hastalık ortaya çıkar. Diyare , demans , dermatit ( 3D) tablosu 80 – 90 yıldır bilinmektedir.

Tıpta trigliserid seviyesini düşürmek için kullanılır. Alkoliklerde de  kanda Niacin seviyesi düşer ( Thiamin gibi ).

Konumuzla ilgisi : Hayvan deneylerinde Bleomicinle ortaya çıkarılan akciğer hasarının Niacinle önlenebileciğini /  azaltılabileceğini  biliyor olmamız.

Bir yayında Covid-19 hastalığında akciğer hasarı geliştiğinde Niacin verilmesinin faydalı olabileceğini belirtmişler.  Ama konu ile ilgili hiç çalışma görmedim.  Eğer hergün bir kapsül  B-kompleks vitamini alırsak B grubu vitaminlerinin hepsini  yükseltmiş oluruz.  Burada dikkat  edilmesi gereken bir konu var : Multivitamin tabletlerinin uzun süre alınması halinde Folik asit düzeyi ölçülülemeyecek kadar çok yükseliyor. Bu da hiç istemediğimiz bir durum.

Bağışıklık  ve  Çinko :

Deri ve mukozaların bütünlüğünün korunması için şarttır.  Birçok metallo-enzimlerin yapısının içine cofaktör olarak girer.

Böylece hücre zarının tamirini yapar.  Solunum sistemi bariyerinin de sağlam kalması için önemlidir. Doğuştan gelen immün sisteme ait hücrelerin proliferasyon ( Çoğalma), fonksiyon ve haraketlerini sağlar. NK hücrelerinin sitotoksik aktivitesini devam ettirir ve kolaylaştırır.

Hızlı dönüşümü olan ve hızlı  differensiasyonu  olan Immün hücrelerin çoğalması / büyümesi  ve differansiasyonu için santral bir rol oynar.  Monositlerin  fagositik etkisini arttırır. Karın zarındaki makrofajların etkisini kuvvetlendirir.  Antimikrobiyal etkileri vardır. Kompleman  proteinleri ve İnterferonları etkiler. Antioksidan etkileri  vardır. Antioksidan proteinlere etki eder.  SOR – ROS ve reaktif Nitrojen moleküllerine karşı  vucudu korur. Antiinflamatuar etkileri vardır. Proinflamatuar  sitokinlerin üretimini ve salınımını durdurur. ( IL-2, IL-6, TNF alfa ).

Sitotoksik T hücrelerinin çoğalmasını başlatır. TH1 ‘lerin sitoksin prodüksiyonunu  sağlar.

TREG hücreleri aracılığı ile immün toleransı sağlar  ( Otoimmün hastalıkların temelinde immün toleransın bozulması yatar ).

IGG  ( Immunglobülin G  ) başta olmak üzere antikor oluşumunda önemli rol oynar.

Antikor cevabında etkilidir. Immun toleransın devamında önemlidir ( Vucudun kendi dokularına karşı tepki vermemek )

İnterferon  üretimini muhtemelen arttırır.

Bağışıklık  ve Selenyum:

Selenoproteinler, antioksidan vucut korunması için önemlidir.  Selenyum, Lökositler ve NK hücre fonksiyonu aracılığı ile antioksidan fonksiyonlarını  yapar.

Antimikrobiyal etkileri vardır. Interferon gamma prodüksiyonunu  arttırır.

Selenoproteinler,  redox regülatörüdür.  ( Bunun SOR kontrolü ile  oksidatif hasar ile ilgisi var )

Selenyum, antioksidan faaliyeti için çok önemlidir. Bu faaliyet, oksidatif stress oluşan bir ortamda SOR’lerini bastırmakla yapılır.

Birçok diğer Mikronütrıentler gibi T hücrelerinin proliferasyonu ve differansiasyonu için gereklidir.

Antikor düzeylerinin korunmasında önemlidir.

Erişkinlere  günde  50 – 100 mcg  Selenyum  ( 15 hafta süre ) verildiği takdirde , İnterferon  gamma seviyesinin arttırıldığı gösterimiştir. Bilindiği gibi İnterferon gamma, viral repliksyonu önleyen bir özelliğe sahiptir.

Bağışıklık  ve Bakır :

Makrofaj, nötrofil, monosit,   fonksiyonlarını  düzenler,  NK hücrelerinin sitotoksik aktivitesini devam ettirir ve kolaylaştırır. Antimikrobiyal etkileri vardır.  Intrensik antimikrobiyal  etkileri vardır.  Birçok bakterinin ölümüne neden olur . Bakır, inflamasyon bölgesinde toplanır. Mikropların  ürettiği ve normal vucut  hücrelerine  zarar veren SOR’lerin temizlenmesine katkıda bulunur. Bunu yapan çok önemli bir enzim vardır : Bakır / Çinko – superoksid dismutaz enzimi.  Bu enzimin yapısına girer. Bakırın etkisi özellikle solunum sistemi infeksiyonlarında oksidatif patlamayı önlemekte çok önemlidir.  İnflamatuar cevap için önemli olan IL-2 ( Interlökin 2 ) üretimini kontrol eder.

T hücrelerinin proliferayonunu ve differansiasyonunda rol alır.

Bağışıklık ve Demir:

Demir ve Demir yetmezliği anemisi  ile ilgili oldukça  ayrıntılı ve uzun bir makalem var.  Dileyenler  ordan daha fazla bilgi sahibi olabilirler. (www.semihaydintug.com)

İmmün sistemdeki görevi :  Epitel dokusunun  büyümesi ve differansiasyunu için çok önemlidir.  Yüksek derecede toksik Hidroxil ( OH ) gruplarının oluşmasını sağlar. Böylece nötrofillerin  bakterileri öldürücü etkisini arttırır.        Enzimlerin yapısına girer. İmmün hücrelerin çalışmasını kolaylaştırır ( DNA sentezini kolaylaştırır ). Sitokin prodüksiyonu ve etkisinden sorumludur. Demirden zengin ortam, M2 tip makrofajların, M1 tip makrofajlara göre daha çok çoğalmasına neden olur. Bunun önemli sonucu proinflamatuar  sitokin salımının azalmasıdır.  Antimikrobiyal etkileri vardır.  Interferon gamma üretimi ile ilgisi vardır.

Sitokin üretimi, aksiyonunu, regüle eder. Böylece nötrofillerin mikroplarla savaşırken oksidatif patlama için gereken Serbest oksijen radikallerinin ( SOR) aktivitesini arttırır.

T hücrelerinin üretimi ve differansiasyonu için gereklidir. Th / Sitotoksik T hücreleri arasındaki oranı korur.

Muhtemelen Interferon üretimini de arttırmaktadır.

Demirle ilgili çok önemli bir bilgi :  Akut stress ( Mesela Coronovirus  hast. ) sırasında , kanda serbest demir dolaşması hiç istenen bir durum değildir ( Hemoglobine bağlı, Enzimlere bağlı olan demiri kast etmiyorum ) . Bu nedenle Ferritin ( CRP gibi akut faz proteinidir )  başta olmak üzere  bazı proteinler kanda hızla artar. Bu artış sayesinde kandaki serbest demir düşer. Bunun en önemli pozitif etkisi, bakteri üremesini durdurmasıdır.

Ben günlük pratiğimde, demir yetmezliği anemisi olan hastalarıma  demir preparatları başlamadan önce mutlaka CRP ( C reaktif protein – inlamasyon marker ) baktırıyorum. Eğer  CRP  10 ve üzerindeyse, ben de bunun akut bir durum olduğunu düşünürsem  asla demir tedavisine başlamıyorum.

Okuyucular  umarım Demirin sağlıkta ve hastalıkta birbirine zıt gibi görünen bu dual etkisini anlamışlardır. Daha doğrusu ben anlatmayı becerebilmişimdir.  Biz sağlıkta demir yetmezliğini mutlaka tedavi etmeliyiz. Çünkü  immün sistem içinde çok önemli bir rolü var. Ama hastalıkta “ Serbest Demir ”  bakteri , virüs üremesi açısından çok tehlikeli. Bu nedenle vücut Ferritini yükselterek  kanda serbest demiri minumum düzeye indiriyor. Hele bu dönemde Demir tedavisine başlamak kontrendike.

Bağışıklık  ve  Magnezyum :

Nükleik asit metabolizmasında rol oynayan enzimlerin Co – faktörüdür. Nükleik asitlerin yapısını korur.  Böylece DNA tamiri ve replikasyonu mümkün olur. Makrofajlara  antijen  bağlanmasına yardım eder. Lökosit aktivasyonunu regüle ederler. Apoptosiz ( Programlı hücre ölümü ) regülasyonu için çok önemlidir.

DNA hasarını  önler. Bunu oksidatif hasarı hasarı önleyerek yapmaya çalışır. Yüksek konsantrasyonda  Magnezyum, süperoksid anyonunun  üretimini azaltır.

Antikor  sentezinde Cofactör olarak  görev yapar.  Antikor bağımlı sitolizde görev alır.

IGM ’nin lenfositlere bağlanmasında  görev yapar.

Makrofaj  RNA’sına antijen   bağlanması için anahtar rol oynar. Antikor bağımlı sitoliz de rol alır

Sonuç :

Bütün dünyada  kimseyi ayırmadan  çok hızla ilerleyen öldürücülük  derecesi yüksek , bulaşıcılığı yüksek ve  şu  anda  iyi  tanımadığımız  bir viral hastalıkla baş başa kaldık. Virüsün bulaşma hızına yetişmek çok zor gibi.

Hastalananlara  immün plazma dahil birçok ilaç veriliyor  yani deneniyor. Ancak şu anda etkinliği  ispat edilmiş spesifik bir tedavisi yok.

Tek tedavi,  hasta  yoğun bakımda  ise  solunum desteği vermek.  Yani düşmana karşı zaman satın almaya çalışıyoruz . İnsanoğlu,  kendini yenileyebilen  bir canlı olduğu için,  satın aldığı zaman yeterli gelirse iyileşiyor.

Solunum desteği ile  akciğerlerde  fonksiyon bozukluğuna  bağlı olarak  hipoksik  ( Kanda yetersiz Oksijen ) olan hastanın  hipoksisi düzeltilmeye    çalışılıyor.

Hasta bu sırada Akciğerlerinde bulunan virüsleri , jel kıvamında olan Hyaluronik asidi, ölmüş hücreleri, temizleyebilirse hayatta kalıyor.

En iyisi hastalanmamak.  Bunun için sosyal izolasyon , hijyenik tedbirlere uymak  mutlaka çok önemli.

Önemli olan başka bir konu da, sağlıklıyken  hastalığa karşı direncimizi optimal düzeye çıkarmak.

Test sayısı arttıkça  Covid -19   hastalığını sessizce ayakta geçiren insan sayısının hiç de az olmadığını ,  bulaşıcılığın çok yüksek olduğunu     ( Hastalanan ve ölen sağlık çalışanlarının sayısı ortada ) artık biliyoruz.

Bu hastalığın alınan tüm tedbirlere rağmen hemen herkese bulaşması  mümkün.  Şimdilik  Covid – 19 ‘a  karşı aşı da yok . Dolayısı ile vucut direncimizi optimal düzeye  çıkararak  kendimizi  korumak, hastalansak bile hafif atlatmak belki elimizdeki tek yol.

Bu hastalıkta vucudun immün sisteminin rolünün çok önemli olduğu  belli. Virüs  damlacık yolu ile ağzımıza, burnumuza, gözümüze  yerleştiği an  Immün sistem harekete geçiyor. Amaç  virüs replikasyonunu  durdurmak.  Birçok  makalede, immün sistemin bu işe çok ciddi bir şekilde karıştığını  hatta ölümlerin  birçok kez aşırı  cevaptan  olduğunu   belirtiliyor.

Diğer eski Corona virüs hastalıklarında hatta İnfluenza viral epidemilerinin seyrinde de insan immün sisteminin  rolü gösterimişti.

Tekrar  ediyorum,  Covid-19 hastalığında da yoğun bakım ölümlerinin önemli bir kısmı “Sitokin fırtınası”  nedeniyle oluyor.  Sitokin fırtınası yanlış, hatalı, aşırı bir immün cevapla ilgili. Yani Covid -19 hastalığından söz ederken “ İMMÜN CEVAPTAN ” söz etmemek mümkün değil.

Doğuştan gelen bir genetik defekt yok ise ,  İmmün sistemin  optimal düzeyde çalışması için        “ MİKRONÜTRIENT ”   dediğimiz  besin ögelerinin hepsinin birden aynı anda vucutta yeterli miktarda bulunması çok önemli.  Yukarda,   gerekli olan her bir  mikronütrientin immün sistemin yeterli ve dengeli tepki verebilmesi   için ne gibi fonksiyonlar üstlendiğini yazdım.

Her bir Mikronütrientin   genellikle birden çok fonksiyonu var. Bu  fonksiyonlar değişik mikronütrientler arasında ilk bakışta “ Çelişkili ” gibi görünen “ Zıt ” etkilere de sahip.   Oysa olay öyle değil.  Hayattan bir örnek verirsek, Otomobil kullanırken gaz pedalına ve fren pedalına aynı anda basmayız. Çünkü bu rasyonel değil. Ya ileri doğru giderseniz ya da duruma göre frene basıp durursunuz.  Yani burada iki değişken var. Oysa immün sistem vucudun homeostazisini koruyabilmak için çok ama çok fazla olan değişkenleri hesaba katmak zorunda. Bu nedenle frene ve gaza aynı anda basıyor. Üstelik fren ve gaz pedalları da çok sayıda.  Gerçeği bu şekilde anlamak gerekir.

İmmün sistem, muhtemelen  potansiyel olarak kendi vucuduna  fayda  yanında zarar da verebileceğini biliyor. Bu nedenle fren ve gaz pedalına aynı anda basıyor.

Araştırmalar,  Dünyanın birçok yerinde öncelikle Mikronütrient  açığının önemli bir problem olduğunu söylüyor .  Bunun yaş , cins dağılımı,  aynı ülke içinde ve farklı ülkelerde çok  değişken. Bu koruma  ve korunma ile yaklaşımda önemli bir problem.  Ayrıca mikronütrientlerde  az eksiklik, çok eksiklik ,  sadece bazılarında kısmi   eksiklik ne anlama geliyor o da belirsiz.

Bizim yapacağımız bu Corona günlerinde  MİKRONÜTRİENTLERİN   hepsini yerine koymak. Bu değerleri fizyolojik olarak kabul edilen en üst düzeye çıkarmak. Bunun  için ağızdan replasman gerekiyor. Dikkat ederseniz supra fizyolojik  ( Çok fazla )  düzeyde  Mikronütrient  verilmesinden  hiç söz etmedim.

Mikronütrientleri  tüketen  ve ihtiyacı arttıran,   sigara, aşırı alkol, yorgunluk , hava kirliliği, uykusuzluk,  anksiyete  düzeyimizi arttıran  haberler, olumsuz düşünceler   gibi etkenlerden de uzak durmamız  herzaman önemli. Ama bugün  daha da önemli

Ölümlerin ağırlıklı olarak,   hangi yaş gruplarında ve ne gibi hastalıkların beraberliğinde olduğu belli.

Defektif  İmmün sistem cevabı ve   malnütrisyon / mikronütrient  açığı , yaşlılarda daha  ağır.      Dolayısı ile “ Virüsten korunma ” ve / veya hastalığı hafif geçirmek için yeterli mikronütrient miktarına sahip olmak çok önemli.

Corona günlerinde, hastalıktan korunmak için bağışıklık sistemimizi optimal seviyeye çıkarmamızın gerekliliği ortada. Mesele bunu doğru uygulayabilmek  için kan ölçümü yapmak,  eksikliklerin nasıl tamamlanacağına karar vermek ve etkin bir şekilde uygulamaktır.

Okuyucunun dikkate alması gereken bir durum, mikronütrientlerin  hepsinin yeterli düzeyde olması, normal bir bağışıklık sistemine sahip çocuk ya da erişkinin  zararlılara karşı savaşma yetisinin artması anlamına gelir. Bunun Corona virüs için spesifik olduğunu asla iddia etmiyorum.

Bu genel olarak  optimal düzeyde çalışan bir immün sistemle, zararlılara karşı  kendimizi optimal düzeyde koruyabiliriz tezinden hareketle ortaya çıkan bir bilgi.

Beyin ve Bağışıklık sistemi arasındaki ilişki ( Bazen olumlu bazen çok olumsuz ) hiçbir  zaman unutulmamalıdır.

Yaş ilerledikçe genel olarak Malnütrisyon ve onun önemli bir parçası olan Mikronütrient defektleri artıyor ( Yaş ilerledikçe DM, Hipertansiyon, Obezite Kronik obstrüktif Akciğer hastalıkları , diş kaybı, çiğneme zorlukları, parasızlıkta artış  gibi olumsuz faktörler, devreye giriyor  ) Belli ki  yaşlıların daha çok Corona virüsü nedeniyle hastaneye yatmaları, ölüm oranlarının yüksek olması  yukarda sözü geçen  faktörlerle ilgisi var. Kronik hastalıkları kontrol altında tutmak için hekimler ellerinden geleni yapıyorlar.  Yeterki hastalar almakta oldukları ilaçları bırakmasınlar , doğru kullansınlar.

Üzülerek görüyorum ki ,  toplum genelinde mikronütrient açığının araştırılması ve düzeltilmesi ile ilgili aksiyon yok.  Öncelikle  kanda bu mikronütrientlerin ölçümü yapılmalıdır.  

Eksik  olan mikronütrientler tercihan tek tek yerine konmalıdır. Belli bir süre sonra verilen mikronütrientlerin  normal / normalin üst seviyesine geldiğini tekrar  ölçerek görmek  gerekir.  Gelmemiş ise hastada emilim bozukluğu olabileceği , ya da hastanın verilen reçeteyi doğru uygulamadığını  düşünmek gerekir. Belki de doz artımına gitmek gerekecektir. Araştırmazsak , replasman işini ciddiye almazsak başarılı olamayız.

Bugünlerde , TV  reklamlarında  vitamin reklamları  çok arttı. Adeta patladı. Bu ürünlerin üzerinde  İLAÇ DEĞİLDİR – GIDA TAKVİYESİdir  diye yazar. Bunların  nasıl kullanılacağını,reklamlar , komşular, eczacılar,  Dr. Google  tayin ediyor. Nasılsa  ilaç değil,  alt tarafı  gıda takviyesi,  istediğin  gibi istediğin  miktarda al. 2 -3 hatta daha fazla  firmanının  ürününü bile aynı anda alabilirsin. Kime ne ? Koskoca firmadan  daha mı iyi bileceksin. Ne kadar pahalı ise  ne kadar zor bulunuyorsa  muhtemelen o kadar  İyidir.

Bu traji – komik durum,   dünde vardı,  maalesef  yarın da olacaktır.  Bir örnek vermem gerekirse : Bundan 5 yıl öncesine kadar gebelik hazırlığında ve gebelik sırasında kullanılan bir ya da iki preparat vardı. Jinekolog  meslekdaşlarım yıllarca bu preparatları kullandılar. Folik asit replasmanı için yeterli idi.  Kalsiyum, Demir,   B12,  D   vitamini de içeriyordu ama miktarları yetersiz di . Folik asit bilindiği gibi  “ Nöral kanal ”  yani sinir sisteminin gelişmesi için önemlidir.   ( Ama  Fazla  vermenin Otizmi arttırdığını  bildiren makaleler var ! )   Ama her iki üründe de  Iyod  yoktu.  Bunu kimse fark  etmedi.  Çünkü Bayer firması gebenin hipertiroid olabileceğini  düşünerek  preparatın içine Iyod koymamıştı.  Hekimlerin prospektüs bilgisinden bunu  göreceklerini var saymıştı. İsteyen Hekim  Iyodu ayrı bir tabletle verebilirdi. Nitekim Almanyada 100 mcg  Iyod içeren bir tablet var.   Gebelikte Iyod ihtiyacının günde 150 mcg düzeyine çıktığı bilinir ( Normal hayatta günde  75 mcg Iyod gerekir ). Yani gebeye ek Iyod da  vermek  şart.

Sonuç olarak  Anadolu da yaşayan gebeler ve  gebelik hazırlığı  içinde  olan genç kadınların bir kısmı   “ Folik asit – günde  400mcg ”   aldılar  ama  artmış  Iyod ihtiyacına  rağmen  Iyod  almadılar

Sonra Türkiyeye   hem  Folik asit ve  hemde  iyod içeren  preparatlar geldi. Bu sefer daha tuhaf bir şey gelişti.  Bazı preparatlarda  Omega – 3 yağı vardı. Diğerlerinde yoktu. Bir başka preparatta olsa da olur olmasa da olur tipinden başka  biyomoleküller vardı. Ne oldu ? Prospektüs  bilgilerini okumayan  bazı hekimler 3 ayrı preparatı  aynı anda verdiler. Böylece Günde  450 mcg Iyod , 900 mcg  Folik asit ( Çok yüksek dozlar )  alan hastalar ortaya çıktı. Tiroid problemi  nedeniyle takip ettiğim gebelerde bunu gözledim. Tabii ben  bu tehlikeli durumu  hemen durdurdum.  Benim hastam olmayan  gebelere ne oldu ? Bilmiyorum

Tek preparat kullandığı halde Folik asit düzeyi tehlikeli derecede yükselen  bir gebe de jinekoloğu aradım  ( Bu arada  Folik asit düzeyi ölçen kişi benim onu belirtmeliyim ) Folik asitin kesilmesi gerektiğini söyledim ( Bu arada gebe  Otizm riskini internetten okumuştu ) . Cevap şuydu : Ne yapıyım yani tabletin içinden Folik asidi nasıl çıkarıyım dedi. Ben de  Demir , D vitamini, B12 vitaminini, Kalsiyumu ayrı ayrı tabletlerde  verin dedim. Hiç hoşuna  gitmedi.

Yani kelle – paça misali hemen herkes tek bir tablet ya da  zahmetsiz tek bir çözüm peşinde.   Bilim çok ilerlese de bunun pratiğe uygulaması maalesef  bazen 30 yıl geriden geliyor.Ya endüstrinin ilgisini çekecek kadar para  getirmiyor, ya  tüm dünya  Koruyucu hekimliğe  fazla değer vermediği için, ya da koruyucu  hekimliğin sonuçları  zor ve geç ortaya çıktığı için ciddiye alınmıyor.  Örnek : Alzheimerden  korunmak için şunları yapın diyorsunuz, kimsenin fazla umurunda  değil. Ama  Alzheimer’e  karşı ilaç buldum deyin bakın neler olur.   Çok  fazla  ses getireceği kesin.

Mikronütrientlerde de durum böyle.  Kimse kan düzeyi ölçmek istemiyor. Hastasına bir hap verse bile sonucunu ölçmüyor.  Eczacılar daha da  enteresan  4 tl lik Devit – 3 ampul satmak istemiyorlar. 80 liralık D vitamini satmak istiyorlar. Bunu bana hastalarım söylüyor.  Hatta Devit – 3 ampul almak isteyen hastaya reçeteniz yok veremeyiz diyorlar  ya da kalmadı bitti diyorlar. Bu arada  Devit -3 ampulu reçetesiz veren birçok eczane de var.   Ama D vitamini sprey  reçetesiz  ve  tamamen serbest.  Günde ağızınızın içine bir kere mi sıkarsınız  10 kere mi sıkarsanız o sizin bileceğiniz iş.  Eczacı söylüyor  komplikasyon çıkarsa sorumluluğu yok. Ama ben verirsem sorumluluğum var. Hiç  bu işlere bulaşmazsam gene sorumluluğum yok. Kimse sen hastalarında neden vitamin ve diğer elementleri ölçmüyorsun diye soramaz.

Yukarda sözü geçen mikronütrıentlerin çoğunun hüce differensiasyonunda  (FARKLILAŞMASINDA)  önemli rolü var. Kısaca “Differansiasyon”  dendiğinde şu örneği verebiliriz : T hücrelerinin T1 ve T2’ye dönüşmesi. T hücrelerin, T helper,  sitotoksik ve TREG hücrelerine dönüşmesi.  Savaşın seyrine göre bu dönüşüm çok önemli. Askerikten örnek verirsek:   Cephedeki askerin ilerleyebilmesi için önündeki düşman  hatlarının  topçu ateşi, uçak ve helikopterlerle, günümzde SIHA larla zayıflatılması,  yorulması, dezoryente edilmesi gerekir. Bundan sonra piyade, tanklar ve diğer zırhlı araçlarla birlikte ilerler ve son darbeyi vurur. İşler sarpa sararsa  aşçı bile tüfeğini alır cepheye gider. Süngü süngüye savaş da işin bir parçası olabilir.  Beklenmedik  bir gelişme olursa komutanlar  yeni bir strateji geliştirirler. Geçici olarak  geri çekilmek  bile bu stratejinin bir parçası olabilir.  Savaşı kazanmak için bir ya da iki muhaberenin kaybedilmesi kaçınılnmaz  olabilir. Dikkat  ederseniz  düzenli Ordunun savaşı ve İmmün sistemin düşmanla savaşı  birbirine çok  benziyor.  Bu anlamda, Sitokin fırtınasını , düzenli ordunun istihbarat gücünü tamamen kaybetmesi,  komutanların  ölmesi , cepheye  lojistik destek sağlanamaması  şeklinde  tanımlayabiliriz.

Geçen ay Çinde yayınlanan bir makalede ,   Virüsün , organizma ile temas ettikten hemen sonra , önce Innate ( Doğuştan ) immün sistem tarafından  tanındığını / algılandığını ve ilk reaksiyonu verdikten hemen sonra “ Adaptif” immün sistemi tetiklediğini belirtmiştir.   Bu tetiklenme derecesi / miktarı / kalitesi / şekli,  insan organizmasında ( Özellikle Akciğer ) iyileşme ya da hasarın büyümesini, tayin ettiği tekrar vurgulanmıştır.  Bilindiği gibi aşırı cevap Akciğer hasarını arttırır. Hatta, hasta iyileşse bile kalan hasarı arttırır.   Aynı makalede, ilk immün cevapta  genel , proksimal  ( Ağacın  gövdesi )  blokajın  ( PRR ilişkili – İnterferon  cevabı )  doğru olmadığını söylüyorlar. ( PRR: Pattern tanıyan reseptörler )

Yazarlar, genel / Proksimal,  yaklaşımdan çok,  daha periferik  bir “ Dal” a doğru yönelmek uygun olur   diyorlar. Bu amaçla,  kontrollu   serbest oksijen radikal üretimi,  kontrollü NET  ( Nötrofil extasellüler tuzaklar )  salınımına , IL-1, IL-4, IL-6, IL-8, IL-21 üretimine yönelik  girişimler daha uygundur diyorlar.  Tabii bu yaklaşım teorik olarak doğru olabilir  ama bunu pratiğe dönüştürecek  bilimsel sonuçlara  ulaşmak  için çok zaman gerekir. Oysa Dünyanın şu anda böyle bir vakti yok.

Bu nedenle  şu anda  hekimler ellerine ne geçerse kullanıyorlar.  Belki  ağır hastalıkta  hemen herkeste  D – DIMER yükseldiği için ( Damarlar içinde kanın  pıhtılaşmasını /  trombozunu gösterir )  Pulmoner  emboli ya da primer olarak akciğerlerde  vasküler trombüsler  ( Otopsilerde  gösteriliyor ) nedeniyle  bütün ağır hastalarda  HEPARİN  kullanılmaya başlanırsa şaşırmayın.

4 Yorum
  1. Sayın Hocam
    Muhteşem bir makale. Hem benim bile anlayabileceğim ama aynı zamanda da tıp fakültesinde ders detayında.
    Sorun maalesef her konuda hepimiz uzman kesilmeyi çok seviyoruz ve maalesef bu durum bazı gerçek uzmanlarında yanıltıcı bilgiler vermesine de sebeb oluyor.
    Bu konuda hiç bir uzmanlığım yok. Ama eğitim şart ama ta ilk baştan ve gerçek eğitim. Yani açıkladığınız detaylara göre bu bulaş gelmeden doğru beslenme doğru yaşama alışkanlıkları doğru teşhis tedavi ve takip prensipleri doğru Sigorta ve sağlık sistemi normal zamanda uygulansa bu tip krizler bu boyuta çıkmazdı.
    D ve diğer vitaminler konusunda uzun senelerdir ne kadar titiz olduğunuzu bir hastanızın eşi olarak çok iyi biliyorum ve iyikide sizi seneler önce tanışımız diyorum.
    Cemal Andiç

  2. Kiymetli hocamiza her zamanki gibi bizi derin bilgi ve arastirmalarindan mahrum birakmadigi icin tesekkur ederiz… Oldukca detayli sekilde hazirlanmis olan bu yazi ayni sekilde tip bilgisi olmadan da anlasilabildigi icin cok onemli… Kiymetinin bilinmesini umut ediyoruz… Tekrar tesekkur ederiz, iyi ki varsiniz… Saygilarimizla,

  3. Reci Behar Ozalp 21 Nisan 2020 at 13:02 Cevapla

    Sayın Hocam,
    Bu kıymetli bilgiler elime hastanız Miray Göksu aracılığı ile ulaştı.
    Kıymetli zamanınızı ayırıp bu kadar bilgi kirliliği olan bir ortamda çok detaylı bir şekilde bizi aydınlattığınız için şükranlarımı sunarım.
    Reci Behar Özalp.

  4. Hocam makalenizi okudum ve çok faydalandım. Çok teşekkür ederim. Ben hastanızım. En son bu virüs salgınından önceki şubat ayında görüşmüştük. Kan tabloma göre verdiğiniz tavsiyelere göre (hergün 75 mg euthyrox, coveram 5/5 mg, glifor1000 mgX2 düzenli kullandığum ilaçlar) günde solgar omega3 950mg 1 adet kullanıyorum. Solgar magnesium citrate günde 1 adet 10 gün kullandım. NL B12 plus folic acid&biotin pst-çrş-cmt 3 kere dil altı tableti kullanıyorum. D vataminini de her ay yarım ampul şeklinde sütle alıyorum. Bunların dışında kullandığım bir ilaç yada katkı yok. Ancak yazınızda C ve A vitamini özellikle ilgimi çekti. Benim de bunlardan kullanmam gerekir mi? Gerekirse hangi markadan ne kadar kullanmalıyım? Birde ailemde sigara kullanan tıp fakültesi 5.sınıf öğrencisi bir oğlum, 8 yaşında bir oğlum ve eşim var. Bunların kronik rahatsızlığı yok. Arman (tıp öğrencisi) anksiyete ilacı kullanıyor. Bunlara da tavdiye edeceğiniz bir C vitamini yada bu şartlarda kullanabilecekleri takviyeler varmıdır? Değerli vaktinizi aldım. Ama bu konularda da doğru bilgiye ulaşabilecrğimiz kimse yok. Maalesef artık televizyondaki dr. yada bilim adamlarını zleyemiyorum. Endişemi kat be kat artırdı. Şimdiden size çok teşekkür ediyorum, Rabbim sağlıklı uzun ömürlet versin ve başımızdan eksik etmesin sizi…

Yorum Yazabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir